20 Mart 2008 Perşembe

YAĞMURA DAİR...

Yağmur başladı buralarda. Nisan'a hazırlık için...Toprağı doyurmak için...Böyle zamanlarda dilime Bertuğ Cemil'in "Yağmur" şarkısı dolanıyor.

Yağmur,yağmur,yağmur geri verecek buharlaşan sevgimizi
Yağmur ,yağmur ,yağmur sessizce silecek kibirimizi....

İstanbul'da yağmuru sevmezdim ama Karadeniz'de sevmemek mümkün değil. Orda karmaşayı,çamuru,itiş kakışı hatırlatan yağmur,burada toprağı,yeşili ve arınmayı getiriyor bana...Şemsiye almadan sokaklara çıkıyorum ,sanki yağmur bile kendine gösterilen hürmeti bilirmiş gibi her seferinde ruh halime göre farklı şekilde yağıyor. Bazen yüreğimi rahatlatıyor,bazen isyanıma katılıyor,bazende benimle beraber usul usul ağlıyor.Nisan gelince, yağmur yağarken deniz kıyısında oturup ufuklara dalacağım.Karadeniz'in;bu hırçın denizin ayaklarımın altına gelip erimesini seyredeceğim ve yağmura methiyeler söyleyebilmek için biraz daha duygu biriktireceğim.

19 Mart 2008 Çarşamba

OKUMA NOTU

Kitaplarımı bir köşeye kaldırdığımı zannetmeyin sakın.Okumak için vakit bulabiliyorum ama yazmak için gerçekten vaktim yok.
**Mehmet Eroğlu/Düş Kırgınları
**Ayfer Tunç/Aziz Bey Hadisesi
**Haruki Murakami/Sınırın Güneyinde,Güneşin Batışında bitti bile.
**Nihal Yeğinobalı/Belki Defne ise yarılandı.
Sınavdan önce yazabileceğini sanmıyorum.Nisanın ilk haftasına kadar biraz daha kitap biriktirip hepsini birden yazarım artık.Ama şunu söylemeden geçememeyeceğim,sınavdan sonraki ilk işim Mehmet Eroğlu'nun birkaç kitabını daha okumak olacak.

15 Mart 2008 Cumartesi

MUTLULUK

***Az önce ne zamandır hayalini kurduğum çok güzel bir olayın haberini aldım. Tam kesinleşince anlatırım.Düşüncesi bile o kadar mutlu etti ki...İçim kıpır kıpır oldu,hatta dilim tutuldu,düşüncelerimde karmaşıklaştı.Dua edinde hayırlara vesile olsun.
***Sınava çalıştığım için kitap okumayayım diye düşünüyordum .Beyin neye karar verirse gönül tersini istiyor inatla.Dün kütüphane günümdü,elimdeki kitabı bırakıp 2 haftalığına kitap almayacaktım ama nerde?... Geçen sefer gittiğimde yeni kitaplar geldiğini görmüştüm ve gözüm hemen onları aramaya başladı.Sanki ayrı bir güç ders çalışmamı engellemek için ne zamandır okumak istediğim 2 kitabı ve bir yazarı karşıma çıkardı.

***Ailemdeki herkes sağlıklı ve sanırım bugün mutlu olmam için bunlar yeterli:)

10 Mart 2008 Pazartesi

EN UZUN TÜNELDE BİR KADIN:NEFİSE AKÇELİK


Az önce kızımın bloğuna haftasonu gezimizi yazarken aklıma gelen birşeye değinmek istiyorum.Türkiye'nin en uzun tünelinin adı Ordu Nefise Akçelik Tüneli'dir.Şimdiye kadar adı bu kadar derin anlam taşıyan bir tünele rastlamadım.Nefise Akçelik ömrünü tünellere adayan bir mühendistir. Döneminde mezun olan tek bayan öğrenci; bu azimli kadın ülkenin her yerini dolaşmış ve insanlar sevdiklerine kolayca ulaşsın diye başından baretini çıkarmadan tünel yapımlarında çalışmıştır.2003 yılında en çok emek verdiği Bolu ve Ordu Tüneli'nin bitişini göremeden kansere yenik düşmüştür. Hemşehricilik,uyanık siyasetçilik ,yozlaşmış bir anlayış bu sefer başarılı olamamış;tüm karşıt eylemlere rağmen 3775 metrelik bu tünele yapımında en çok emeği geçen kişinin Nefise Akçelik'in adı verilmiştir.Bu tünelin Karadeniz için ne demek olduğunu bilenler ,tünele en çok yakışan adın bu olduğununda hemfikirdirler. Kitabı yazılacak insan diye düşünürken "3 Bin 775 Metre Uzunluğunda Bir İsim " adındaki şu yazıya rastladım.Eğer vaktiniz varsa lütfen okuyun ve Türkiye'nin de kaliteli insanlar yetiştirebileceğinize dair inancınızı yenileyin.

Ben bu yaşamı tanıdıktan sonra o tünelden her geçişimde farklı bir duygu hissediyorum,gururlanıyorum.Bir gün yolunuz Ordu Nefise Akçelik Tüneli'ne düşerse sizde bu mühendisi hatırlayın ve öyküsünü yanınızdakilere anlatın.

DİYET MİYET/ SINAV MINAV VS.

Geçen haftaki yoğun eğitimden sonra beynimi toparlamam çok kolay olmadı. Birde üstüne kızımın haftasonundaki ani ateşlenmesi eklenince hem yoruldum hemde salaklaştım.Cumartesi günü arkadaşım için çıktığımız alışveriştede zayıf hatunları görünce moralim de çöktü.İster rejim diyet,ister detoks,ister başka birşey deyin kafamı toplamak,enerjime kovuşabilmek ve en önemlisi istediğim kıyafetleri giyebilmek için zayıflamaya karar verdim.Ne zamandır diyet kelimesini aklımdan bile geçirmezken ,en sonunda beynime bu kararı aldırabildim(tartının ilk hanesinde 7 rakamını görünce sıkıyorsa uymasın).
Başkalarının oluşturduğu listeler bana çok uymadığından ve genelde aç kaldığımdan kafama uyan bir listeyi şartlarıma uydurmaya karar verdim.
Listede bitkilerle oluşturulan bir içecekde var, bir tek onun tarifine bağlı kalacağım sanırım.Havaların imkan verdiği müddetçe yürüyüşte yapmaya çalışacağım ama senelerin verdiği deneyime dayanarak çok iddalı şeyler söyleyemiyorum.
Umarım bu sefer başarırım...
Bu arada açıköğretim sınavlarına çalışmaya başladığım için kısa bir dönem kitap okumalarım biraz yavaşladı,haberiniz ola:)

5 Mart 2008 Çarşamba

SABAH YAZISI


Bugün Müdürlükte aldığımız eğitimin 3. günü.Tüm yoğunluğuna rağmen oldukça keyifli ve öğretici geçen bir kurs ama iyi ve güzel giden olayları hep birşeyler bölmek zorundadır benim hayatımda.Dün eşimin işyerinde yaşadığı olaylar tüm günümüzü mahvetmesine rağmen,bugünde o kötülüğe inat dışarıda sıcacık,güneşli,hafif yel esen ve baharı ayaklarınıza seren bir hava var.Hem bahara seviniyorum,hemde bugün dünkü olaylarla ilgili oluşabilecek gelişmeler beni korkutuyor.Yine de içimde güneşin ve sakin denizin verdiği bir huzur var.Umarım bugün kalktığında sizlerde güzeşle uyanmışsınızdır benim gibi.Umarım BAHAR çevremizdeki tüm kötülükleri,kışı önüne kattığı gibi götürür.Bir de resimdeki gibi bir kırda koştuk mu?...Değmenin keyfimize...

2 Mart 2008 Pazar

YAŞAMIN KIYISINDA


Çok daha heyecanlı ve beni saracak bir film bekliyordum.Havada kalan konular ve yazılmayı unutulmuş repliklerle dolu gibi geldi bana.Ölüme ve ebeveyn-çocuk ikilisine dair yapılan analizler hoş ama yetersiz olmuş belkide çok fazla ana karakter olduğu içindir.Birde fazlamı rastlantı var ne:)Kesinlikle kötü değil sadece benim bu film adına beklentilerimi karşılamadı.Herşeye rağmen bir seyredilmeyi hakediyor. Nejat Işler’in ve Erkan Can’ın konuk oyunculuklarını es geçmemek gerek .İzlemeden soundtracklerini beğendiğim ender filmlerden birtanesi oldu,bunda Kazım Koyuncu'nunda etkisi var sanırım.Bana göre filmin en güzel sahnesi finaliydi. Trabzon kıyısında, denizin kumla sevişmesinin sesini bu kadar güzel kayıt edebilmeleri, hislerime tercüman oldu.Ben o sesi istediğim an duyabilmek için Karadeniz'de yaşamayı seçtim.İyi seyirler...

29 Şubat 2008 Cuma

IŞIKLAR SÖNÜNCE / Agatha Christie


Evvel zaman içinde'nin bana bulaştırdığı Agatha Christie hastalığı geçmek bilmiyor.Hele kütüphanede bir sıra boyunca yazarın kitaplarını görünce hevesim iyice arttı.Bir önceki tiyatro eserinden sonra birde öykülerinin tadına bakmak istedim.Ölümünden 20 küsür yıl sonra bulunduğu söylenen hikayelerin sayısı, kitabın arkasında ve tanıtımlarında belirtildiği gibi 7 değil 9.Neden bu hatayı düzeltme zahmetine girilmemiş bir türlü anlamadım.Kitabın içinde ;
*Düşteki Ev
*Aktris
*Uçurum
*Noel Macerası
*Yalnız Tanrı
*Manx Altınları
*Duvarın Gizlediği
*Bağdat Sandığı Esrarı
*Işıklar Sönünce isimli hikayeler var.Kimisi insan psikolojisi,kimisi doğaüstü güçler,kimisi de polisiye tarzda yazılmış.Öyküye pek yakışan bir tarz olmadığını düşündüğüm polisiyeyi kısacık sayfalara sığdırabilmek gerçekten ustalık gerektiren bir iş olsa gerek.10 sayfalık bir hikayede olayı geliştirip ,okuru heyecanlandırıp,sonuca ulaşmak ve bunu yaparken oalay örgüsünde açık bırakmamak Agatha Christie'nin zekasının sağlam bir kanıtı bence.Ben en çok Hercule Poirot 'un içinde bulunduğu Noel Macerası ve Bağdat Sandığı Esrarı adlı hikayeleri sevdim.Aktris ve Uçurum'un da finallerine bayıldım. Belki uzun bir polisiye gibi zevk vermeyebilir ama sevilen bir yazarın alışılmış tarzının dışında nasıl ürünler verdiğini görmek açısından ilginç bir deneyim olacaktır.

25 Şubat 2008 Pazartesi

BAHAR


Yüreğime düşen bahardın sen;çiçekleri açtıran,kelebekleri kanatlandırandın. Dalların arasından sızan ışıklarını vururken yüzümüze güneş,Yıldız Parkı'ndaki yollarda lal olurduk biz.Ortaköy'den yürürdük geleceğimize doğru.Başımızda kavak olmasada bahar yelleri esiyordu.Apaydınlık semaya bahar gecesi çıkan nazlı yıldızımdın sen benim. Seni hep bahar kalır sanmıştım, yanılmışım. Ayrılıkta sevdaya dahilmiş ya,unutmuşum.Baharında sonu olduğunu kış gelince anlamışım.Şimdi baharsızım.

YEDİ DERVİŞLER (Nedim Gürsel)



Mevlana, Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Merkez Efendi, Geyikli Baba ve Emir Sultan gibi Anadolu erenlerinin hikayelerini anlatıyor Nedim Gürsel. Belki çoğumuzun bildiği hikayeler ama onları izlerini sürerek takip etmek farklı bir tat bırakıyor insanda.

KONYADA SANRI:
İlk semayı Kuyumcular Çarşısında Şems'in hasretiyle yanarken, duyduduğu çekiç seslerine dalarak yapan Mevlana'nın öyküsü bu.Konya'da Celaleddin Rumi'nin türbesinin karşısındaki otelde kalan yazar hayali bir semayı aktarır bize;üveysi diye anılan,Mevlana'ya gerçeğe bilgi yoluyla değil,sevgi yoluyla ulaşmalarını öneren Tebrizli Şems'ten bahseder.Bizim hayran olduğumuz Mevlana'nın Şems'e nasıl meftun olduğunu anlatır.Şimdilerde adına kitap yazılan Kimya Hatun'un da adını anar 1-2 satırda.Bakkal dükkanından bir farkı bırakılmayan çilehaneleri gezer ve zevksizliğin doruğunda bir Mevlevilik anlayışını ıvır zıvır turistik eşyalara yansıtmaya çalışan din bezirganlarınada laf eder.


Bişnev ez ney çün hikayet miküned
Ez cüdaiha şikayet miküned
Duy şikayet etmede her an bu ney
Anlatır hep ayrılıklaradn bu ney

HACI BEKTAŞ'IN IŞIĞINDA:
Kızılırmağı takip ederek yörenin simgesi kavakların yavaşça salındığı bir sabah Hacıbektaş ilçesine gider yazar.Yolda rastladığı Ardıç ağacının ağzından Taptuk Emre'nin dergahında nasiplenen Yunus Emre'nin hikayesini anlatır . Bektaşilik ve başka dinlerin benzer yanlarından bahseder.Hacı Bektaş'ın güvercin görüntüsünde Türkmen elinden Anadolu'ya gelmesini bir başka tadla anlatır.Hacı Bektaş Külliyesinin mimarisi hakkında bilgi verip,Yedi Kulplu Kazan'ın ve Karadonlu Can Baba'nın hikayesinden bahseder.Hükümdarları Mevleviyken(bu konunun bahsi İsimle Ateş Arasında adlı kitapta bolca geçer) kendileri Bektaşi olan yeniçerileri de anmadan geçemez.Son postnişin torununun evinde "dem"lenmeden bitiremez Hacı Bektaş yolculuğunu.



Hararet nardadır,sacda değildir
Keramet hırkada ,Taçda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs'te,Mekke'de,Hac'da değildir.

BEYDAĞLARI'NDA BİR TEKKE :
Beydağlarını geçip Elmalı'nın Tekke Köyüne çıkılan yolculukta aranan kişi Abdal Musa'dır.Bektaşi meydanındaki 12 posttan 11. olan ayakçı makamının sahibi olan Abdal Musa'nın savaşlara tahta kılıç kuşanarak gittiğini anlatır.Abdal Musa'nın türbesinin karşısında ,evvel zamanda pirin yüzünü görünce yürüyen,o dur deyinece duran kıraç dağdan bahseder yazar.Her yıl haziran ayının ilk cumartesi-pazar günleri piri anma törenleri yapıldığını hatırlatır.


Berü gel nefsini bilmek dilersen
Nedir göstereyim haller içinde
Aşık olan kişi aşkın tadını
Bulamaz şükker-ü ballar içinde

KAYGUSUZ ABDAL'IN BAŞINDAN GEÇENLER:
Abdal Musa'ya mürit olup Gaybi ve Kaygusuz adlarını almadan önce,ata binen,sefa süren Alaattin adında bir bey oğludur Kaygusuz Abdal.Pire giden yol üzerindeki Alanya'dan ,oraya adını veren Alaeddin Keykubat'tan ve zamanının korkulan hükümdarının bir şölende oğlu tarafından zehirlenişinden bahseder .

Dağlarda gezen Alaattin'in nasıl olupta bir ceylanın peşine düştüğünü,ceylanı yaralayışını,bu ceylanın Abdal Musa'nın tekkesine girişini ve sonrasını gözlerinizin önünde an be an canlandırarak anlatır yazar.Bu olayın neden Bektaşi geleneğinin en güzel hikayelerinden bir olduğunu anlıyorsunuz bu anlatımla.Sanırım herkesin bildiği (bilmeyen olursa anlatırım :)uzun saplı kaşık hikayesinden,Kaygusuz Abdal'ın şathiye tarzındaki şiirlerinden ve bunların açıklamalarından (daha önceki incelemeleri ışığında) uzun uzun bahsetmiş yazar.Bu anlatıları yaparken yararlandığı Ahmet Yaşar Ocak'ın yapıtı Menakıbnameler dem vurur biraz ve Alanya'nın rengini çıkaramadığı deniziyle bitirir bu anlatıyı.

TARZAN,MERKEZ EFENDİ,SARUHAN BABA VE ŞEHZADELER KENTİ MANİSA:
Sipil Dağı ile yekvucut olan Manisa deyince ilk olarak Tarzan'dan ve Yusuf Atılgan'dan(Anayurt Oteli'nin girişinde tasvirlenen şehrin Manisa olduğunu ben bilmiyordum mesela) bahsediyor yazar.Sonra başlıyor Muhteşem Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan'ı iyileştirebilmek için Mesir macununu bulan Merkez Efendi'nin hikayesini anlatmaya.Sultan Camii'nin karşısında dönen bir heykeli olan Merkez Efendinin türbesinin İstanbul'da olduğunu da hatırlatıyor. Manisa'ya damgasını vuran ve halk tarafından evliya olarakta bilinen Saruhan Beyi'ne de değinmeden geçmiyor yazar.

GEYİKLİ BABA'NIN İZİNDE:
Adıyla müsemma bir derviş Geyik Baba.Geyiklerle konuşan bu pirden bugüne kalan tek hatıranın izini sürer ve şimdi hiçbir izi kalmamış Orhan Gazi'nin sarayının bahçesindeki ulu çınara varır yolu yazarın.Bursa'nın Babasultan köyündeki türbesine yaptığı ziyareti ve Tanpınar'ın "Beş Şehir" de Geyikli Baba'dan bahsedişini aktarır bize.

GECELEYİN BURSA'DA:
Yazar önce Somuncu Baba'dan(acaba fırıncılar bu ismi bilerek mi koyarlar fırınlarına ?) bahseder bu yazısında sonrada Emir Sultan'dan...Kitabın son satırlarını oluşturan Yıldırım Beyazıt ile Emir Sultan arasında geçen hikaye ise tam bir kıssadan hisse kıvamında...


Yeni şeyler öğrenmenin heyecanıyla bitirdim kitabı.Türü anlatı olarak geçmesine rağmen hem hikaye ,hem gezi hemde masal tadı buldum bu kitapta.114 sayfalık ,Anadolu'yu dolaşan ve dervişlerden bahdesen ,Mehmet Yaşin'in Konya gezisini anlattığı yazısında farkettiğim bu kitabın benim aklımda en her an yer edecek bölümünü;Mevlana'nın ilk semaya duruşunu paylaşmak istiyorum sizinle.




"Sems’in acisi tazeydi daha, aradan uzun yillar gecmesine ragmen yara kapanmamisti. Sag elini cuppesinin yakasina goturdu, kirpiklerini kisti. Bozkirda usuyen bir Rum abdalina benziyordu boyle. Onun kadar yalniz, garip, terk edilmis. Birden, icinden yukselen coskuya teslim olmus gibi sag omzunun ustune dustu basi. Ve oracikta kuyumcu dukkanindan gelen cekic seslerinin uyumlu tikirtisina kapilip yavastan donmeye basladi. Dondukce Sems’in acisi azaldi, ferahladi yuregi. Dondukce cekic sesleri cogaldi, orsun uzerinde altin varaklar incelip dumduz oldular. Ve onu boyle kendinden gecmis donerken goren dukkanin sahibi Selahaddin cosarak ciraklara daha hizli cekic sallamalarini buyurdu. Kendisi de disariya firlayip donmeye basladi. Ask kirgini Mevlana ile kuyumcu Selahaddin semada kucaklastilar. .."

22 Şubat 2008 Cuma

CENNETTTE KARŞILAŞACAĞINIZ BEŞ KİŞİ (Mitch Albom)


Eddie 83 yaşındadır ve ömrünün çok uzun bir süresini lunaparkta çalışarak geçirmiştir. Hikayenin başladığı ilk gün Eddie’nin doğum günüdür ve aynı zamanda o gün bir kaza sonucu ölmüştür.Ölümünün hemen ardından geçmiş doğum günü anılarıyla harmanlanmış cennet günlüğü başlıyor kısa zamanda. Cennette 5 kişiyle karşılaşacaktır.Bunlar ;çalıştığı lunaparkta çok küçükken gördüğünü anımsadığı “Mavi Adam”,savaşta komutası altında bulunduğu “Yüzbaşı”,hiç tanışmadığı ve çalıştığı lunaparka adını veren kadın “Ruby”, biricik karısı Marguerite ve Tala adındaki Orta Asyalı küçük bir kız çocuğudur. Bu beş kişinin ortak yanı Eddie’nin hayatının dönüm noktalarında bulunmalarıdır ve hepsinin Eddie’ye öğretecek bir dersinin bulunmasıdır.Tüm hikaye boyunca Eddie kaza sırasında kurtarmak için uğraştığı küçük kızın yaşayıp yaşamadığını merak ediyor ve kitabın sonuna kadar bunu bizde öğrenemiyoruz.

Yazarın çok satan “Öğretmenim Mori’yle Salı Buluşmaları” kitabını çok önceden okumuştum, bu kitapta onun gibi çabuk okunabilecek “çıtır” tabir edilebilecek bir kitap.Kısa süreliğine duygusal bir boyuta taşınmak isteyenlere, fedakarlık,sevgi ve arayış adına zorlanmadan okunacak bir şeyler arayanlara tavsiye edebilirim.

“….Ölümünün yakın olduğunu bilseydi başka bir yere giderdi.Ama o, hepimizin yaptığı şeyi yaptı.Sanki dünyanın bütün günleri önündeymiş gibi her zamanki sıradan işlerine devam etti.”
Sahi ölümümüzün yakın olduğunu bari bilebilseydik....

21 Şubat 2008 Perşembe

AYNA GÖZLERİN

İhanetlerin en büyüğünü kendime yapan ben ;nasıl yüz bulup ta aynalara bakayım? İçimdeki yalancıyı gösteren gözlerle nasıl karşı karşıya geleyim?Belki de bu yüzden bakamam senin gözbebeklerine…İçimdeki Kabili görmenden değil,sende kendimi görmekten korkarım. Aynadır çünkü benliğime gözlerin yansıtır beni bana.
Sen korkmazsın dimi benim kadar aynalardan?Yansıtılmaması gereken gizlerin yoktu dimi senin?Bakma bana öyle,içimdekileri kuşlara serpiştirilen kırıntılar gibi dağıtma ortalığa lütfen.İstemiyorum artık ne aynaları nede ayna gibi gözlerini.Kendi ruhumdaki gizemi,aynanın sırla(rına) kaplanmışlığına üstün tutarken niye ihtiyacım olsun ki onlara…Özümdeki benden başka, benlere, bencilere dayanamazken aynalara nasıl dayanayım?İçime işlemiş lanet varken,aynaların getireceği uğursuzluk umurumda mı zannediyorsun,kır gitsin hepsini.Değil yedi yıllık uğursuzluk ,yedinin kerameti bile umurumda değil…Ve sonra gözlerini de al git buradan bir daha dönmemecesine..Ne sana ,ne benden öte beni gösteren gözlerine bakmak istemiyorum artık.Gözlerini değil ama kalbini kır da git buradan. Senden bana tek hatıra kırıkları kalbime batmış ayna gözlerin kalsın.Aynasızlığımla,yansımasızlığımla,sensizliğimle baş başa bırak beni.

18 Şubat 2008 Pazartesi

120


Sinema konusundaki tercihimi öncelikli olarak Türk filmlerine tanımak gibi bir alışkanlığım var benim.Eğer görsel açıdan sinemada izlenmesi gerekmiyorsa yada çok merak ettiğim bir film değilse evde seyretmek daha cazip geliyor yabancı filmleri.Bunlar göz önüne alınırsa cumartesi akşamı gidilebilecek tek film zaten "120" ydi.Fragmanları beni yanıltmadı.En sonunda konusu bakımından düzgün bir tarih filmi yapabildiler.Geçen sene ki kabadayı filmi Yandım Ali ile ne olduğunu hala çözemediğim Eve Giden Yol 1914 filmlerinden sonra bu konu bence iyi bir adım olmuş tarih konulu sinemamızda.

Murat Saraçoğlu ile Özhan Eren’in yönetmenliği yaptığı bu film Özhan Eren'in Sarıkamış'la ilgili yaptığı araştırmalar sırasında öğrendiği bir olayı konu alıyor.1915 senesinde Rus saldırısı ihtimali için sınıra taşınan tümene acil cephane yetiştirilmesi gerekir lakin Van'da bu işi yapacak ne araba vardır nede adam.Van'ın yaşları 12 ila 17 arasında değişen gençleri bu işe gönüllü olurlar, içlerinden 120 tanesi seçilir ve Musa Çavuş önderliğinde karlı dağlara gönderilirler.Cephane zor koşullar altında ulaştırılır fakat dönüş yolu çok daha meşakkatli olacaktır.

Filmin ilk yarısı fazla uzatılmış,çocuklarla ilgili bölüm ise birazcık kısa kesilmiş gibi geldi.Heyecan öğesi bana göre eksik kalmış olsada görsellik mükemmeldi. Filmde körü körüne milliyetçilik yapılmamakla beraber,Ermeni sorunuyla ilgili mesajdan uzak olaylara yer verilmiş.Senarya üzerinde azcık daha düşünülse mükemmel bir kahramanlık destanı yansıtılabilirdi beyazperdeye,keşke olsaydı.Oyuncular açısından baktığımda ;Özge Özberk, Cansel Elçin,Ahmet Uz ile Emin Olcay rollerini iyi oynamışlar.İki ayrı karakteri canlandıran Burak Sergen ise tek kelimeyle muhteşemdi.Oyunculuğuna hayran kaldım.Filmin genelinde olan müzik dışında dikkat çekici birşeyde çalınmadı kulağıma.

Filmi seyrederken içimden hoşgörüyle ilgili beyin fırtınası yapsamda(ki o sırada hoşgörüsüzlüğü savunan tarafım ağır basmıştı )çıkışta daha temkinli halime dönebildim.Bence izlenerek destek verilmesi gereken bir film.

Bu arada yazmazsam içimde kalacak;film öncesinde izletilen reklamlarda hem sinirim bozuldu hemde üzüldüm.Recep İvedik adındaki filmdeki sözlerin nasıl bu kadar insana komik geldiğine gerçekten şaşırıyorum.Galiba mizah denince cinsellikten ve argodan farklı birşey algılayan,zeka ürünü olması gerektiğine inanan çok az kişi var.Çok mu önyargılıyım bilmiyorum ama ben gözümüze gözümüze sokulan fragmanlardan bile rahatsız olmaya başladım. Uzun bir süre daha "Komedi Dükkanı"nın eski bölümlerini seyretmeye devam edeceğim sanırım:)

PORTOBELLO CADISI (Paulo Coelho)

Ve aşk aşktır.

Çevremizdeki insanları ne kadar tanıyoruz?Kendimizi ne kadar tanıma eğilimindeyiz?Yapmak istediğimiz şeyler için bedeller ödemeye hazır mıyız peki?Yada bedel ödemek gerekli midir?İşte bu kitabın insana düşündürttüğü sorulardan bazıları bunlar.Tamda yaşadığım küçük bir olay üzerine"Dışarıdan bu şekilde mi gözüküyorum?"diye düşünmeye başladığımda okumaya koyuldum kitabı.İyide denk geldi.
Kitabın asıl kahramanı,gerçek adı Şirin Halil olan ama genelde Athena adını kullanan bir kadın.Kim olduğunu ancak sonunda anlıyabildiğimiz kitabın anlatıcısı tarafından çeşitli kişilerle röportaj yapılarak Athena'nın hayatı anlatılmak istenmiş.Hayatının farklı bölümünü anlatan bu kişiler tarafından ortaya birbirinden farklı Athena'lar çıkmış.
Heron Ryan, 44 yaşında bir gazetecidir.Andrea McCaın, 32 yaşında tiyatro oyuncusudur.Deıdre O'Neıll, 37 yaşında bir doktordur.Lella Zeyneb,64 yaşında ve nümerologtur.Samira R. Halil,57 yaşındave ev kadınıdır.Lukas Jessen-Petersen ,32 yaşında ve mühendistir.Gıancarlo Fontana,72 yaşındadır ve pederdir.Pavel Podbıelskı,57 yaşındadır ve Athena'nın ev sahibidir.Peter Sherney 47 yaşındadır Athena'nın çalıştığı bankanın şube müdürüdür.
Nebil Aleyhi ise Dubai'de çöllerde yaşayan bedevidir.Voşo Buşalo 65yaşında, lokanta sahibi bir çingenedir.Liliana,terzidir ve Athena tarfından bulunmayı beklemektedir.Antoıne Locadour,74 yaşında tarihçidir.Tüm bu kişiler bir şekilde Athena'nın haytına girmiş ve kendi hayatları etkilenmiştir.
Şirin Halil Lübnan'lı zengin bir aile tarafından Romanya'daki bir yurttan evlatlık alınmıştır.Lübnan'da patlak veren savaş yüzünden ailesiyle beraber Londra'ya yerleşmiştir.Küçüklüğünden beri doğa üstü güçlerle iletişim kurduğunu söylemektedir.Dans ederek Tanrıya ulaştığını söyleyen bu genç kadının farklı kıtalarda geçen yaşam parçalarından sonra öğrendiklerini, başkalarına öğretebilmek için kendi hayatını ortaya koyuşu anlatılıyor kitapta.Bazıları tarafından misyoner bir tavır gibi gözükme riskine rağmen,suçlamalara aldırmadan hayatını dilediği gibi yaşayan ve karşılığında bedelini ödeyen bir kadının öyküsü bu.
*** En kusursuz cineyet budur;yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü,bunu hangi güdüyle yaptıklarını,suçluların nerde bulunacağını bilemeyiz.
***Anlattıklarını kayda alırken;hiçbir şeyin kesin olmadığını,her birinin nasıl algıladığına bağlı olduğunu gördüm.Kim olduğumuzu anlamanın en iyi yolu,çoğu zaman başkalarının bizi nasıl gördüğünü öğrenmektir.
***Aç mısın?Bir şeyler yermisin?
(Bu cümle sizin için bişey ifade etmeyebilir ama çok şey hatırlattı.Bu cümle bir anne tarafından çocuğuna söyleniyor.Hangileri olduğunu hatırlamıyorum ama tam olarak bu cümleye daha önce birçok kitapta rastladım.Ve eminimki şartlar,durum ne olursa olsun sizi gördüğünde ilk olarak bu soroyu soracak tek bir insan vardır dünyada:Anneniz...)
***Bulaşık yıkarken dua et.yıkanacaktabaklar olduğuna şükret;çünkü bu,yiyecek bir şeyler olduğunuı,birilerini doyurduğunu,birileriyle ilgilendiğini,yemek yapıp sofra kurduğunu gösterir.Oanda yıkayacak tek bir tabağı olamyan,sofra kuracağı hiç kimsesi olmayan milyonlarca insanı düşün.
(Sizi bilmem ama ben bu düşünce tarzını her hareketime yansıtmaya çalışırım. Şükür benim hayatımda önemli bir şeydir.)
***Evin içinde göz gezdirirken,"Söyle," dedi."Öğrenmek bir yığın kitabı raflara dizmek midir,yoksa artık işe yaramayan ne varsa hepsini bir yana bırakıp hafifleyerek yoluna devam etmek mi?
(Bu şekilde başlayan ve 2 sayfa boyunca kitapla ilgili görüşlerini sıralayan Athena sanki bana taş atıyormuş gibi geldi.Daha sonra Milliyet sanat'ta okuduğum bir yazı içimi rahatlattı rahatlatmasına ama yinede bu durum kitap fetişistliğimi örtbas etmeye yetmedi .Kim ne derse desin kitaplarımdan vazgeçmeye niyetim yok.Bu konuyu daha ayrıntılı konuşmak gerek aslında.)
***"Ona neden Aya Sofya diyorsun?"
"Benim fikrimdi.Aya Sofya,bir kitapta gördüğüm olağanüstü güzellikte bir caminin adı."
(Kasıt aramak gerekir mi bilmiyorum ama Aya Sofya 'nın adının yanında İstanbul'un yada Türkiye'nin adının geçmemesi bana garip geldi.En azından dipnot olarak belirtilmesi gerkirdi diye düşünüyorum.Sizce de daha uygun olma mıydı?)
***"Kötü olan insanın ağzına giren değil,ağzından çıkandır."
Alıntılarımın altına açıklama yapmadan duramadım ,çünkü alıntı olarak yazdığım herşeyin katıldığım bir görüş gibi düşünülmesini istemiyorum.Kitap hakkındaki genel düşüncem diğer Paulo Coelho kitaplarını beğendiyseniz bunuda beğeneceğiniz yolunda.Keyifli okumalar...

15 Şubat 2008 Cuma

BİR İNTİHAR GİBİ

Birazdan kudurur deniz...

Birazdan dalgaların sırtından,

Üst-üste fışkıran rüzgarlar;

Bir intikam gibi saldırınca üstüne;

Yüzüne şarkılar çarpar,

Yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın.


Sen artık buralarda duramazsın!..


Şiir:Yusuf Hayaloğlu