9 Haziran 2009 Salı

ÖN MUHASEBE

Sabahın köründe kalkmamın elbet bir sebebi vardı...Tertemiz bir havanın olduğu , kuşlardan başka mırıldanan canlının olmadığı bir köyde kim abahın 5'inde kalkmaz ki...Çektim ocağın önündeki bankı,seyretim bu cennet köşedeki yemyeşil dağları...Sonra aklıma kızım geldi,onu çok özlediğimi hatırladım.Son bir ayda başıma gelenlerin muhasebesini tuttum biraz da...

Mesela 8 gün önce başıma gelen trafik kazasını...Hiç suçum olmadığı halde bir insana dolaylı yoldan zarar vermenin azabını...İnsanların iyiniyeti suistimale ne kadar meyilli olduklarını...Eğer ki tanıdığınız birileri yoksa tüm devlet kurumlarında iş yaptırmanın bu ülkenin en büyük eziyeti olduğunu...Can korkusunu,"eğer"lerin yarattığı ızdırabı,daha kötüsünü düşünmenin yarattığı psikolojik baskıyı...

Sonra kazadan önceki haftaya kaydı aklım.Benim minik prensesimin yaptığı resimle kazandığı birinciliğe...O minik parmaklardaki maharete,kücücük beynindeki hayal dünyasına,kazanmanın ne olduğunu yeni yeni öğrenen bir yüreğin sevincine takıldı düşüncelerim...Yanımda olsa hemstır öpüşüyle dokunacağım yanaklarını özledim en derinden..

Gelecek bir ay için üstünkörü bir plan yaptım o sessizlikte...Her haftasonu en az bir düğünün bizi beklediğini düşününce telaşlanmadım desem yalan olur...Sonra bu hafta alınacak karne heyecanı...Nasıl yapsakta kaçırmasak dediğimiz "Uçurtma Şenliği"....Okunmayı bekleyen kitaplar...Yazılmaya başlanıp tamamlanamamış kayıtlar...Bitirilmiş bir puzzledan sonra içime yerleşen boşluk duygusu...Ve şu ana itibariyle beni kahvaltıya çağıran telefonun sesi:):):)

24 Mayıs 2009 Pazar

***Cidden çok zaman olmuş yazmayalı ama son zamanlarda zaman meftunumu kaybettim.Nedeni benim inatçılığım yüzünden başıma musallat olan diş ağrısıdır.Otuzuma girmeme iki basamak kalmasına rağmen yeni çıkmaya başlayan yirmilik dişim son zamanlarda tek yoldaşım oldu desem yalan olmaz.Çok korkuyorum dişçiden...Tahmin bile edemezsiniz korkumun boyutunu... Beni hüngür hüngür ağlatan bir ağrıya rağmen direnip gitmedim dişçiye anlayın siz artık... İnattan iltiaplanmış bir diş,ağlamaktan kızarmış gözler,ağrı kesici içmekten mahvolmuş bir mideyle daha fazla baş edemeyince zorla götürüldüm dişçiye.Şu anda bu satırları yazabiliyorsam başlanılan antibiyotik tedavisi sayesindedir.Pazartesi günü de randevum var ama nasıl gidicem bende bilmiyorum.Hayatla olan bağımı minumum seviyede tutmamı sağladı küçücük bir diş...Sayesinde haftalardır bilgisayarı açmadım,kısacık kitapları 1-2 sayfa ancak okuyabildim. Çoğu günler ağrıdan işe bile gidemedim.İşle ilgili yoğunlukta araya girince sayfam günlerdir öksüz kaldı:(



***Ian McEwan /Yabancı Kucak, Margaret Mazzantini /Sakın Kımıldama, Selçuk Altun/ Bir Sen YakınsınUzakta Kalınca , Aslı Erdoğan /Kırmızı Pelerinli Kent, Deniz Kavukçuoğlu/ Zarife, J.D. Salinger /Franny ve Zooey, Elif Şafak/Aşk son zamanlarda okuduğum ama paylaşamadığım nice kitaptan birkaç tanesi...Önceden okuyupta yazamadıklarımı da ekleyince hatırı sayılır bir birikim çıkıyor ortaya ve ben bu dağı eritmek için hala bir çözüm yolu bulamadım...

***En sonunda kendime bir puzzle aldım.Sanki deneyimliymişim gibi 1000 lik aldım.İşin en zor tarafı yaptığım seçimdeymiş.Monet'in sevdiğim tablolarından birini aldım ama malum tabloda yeşil, açık yeşil,kırmızı noktalı yeşil,mavi, açık mavi ve beyaz noktalı maviden başka renk olmadığından bir hayli zorlanıyorum...Bir dahaki puzzle kesinlikle daha renkli olacak.Bitirebilirsem resmini eklerim.

Kızım uyandı.İzninizle...

8 Mayıs 2009 Cuma

Çok yorgundum.Akşam 8'de yatağa süzüldüm.Geldi yanıma"Hasta mısın canım ?" dedi.Sadece uykum olduğunu söyledim."Birazcık kitap okuyalım ,ondan sonra beraber uyuruz olur mu?" dedi."Olur." dedim.Ben okudum o sorular sordu."Kalanını yarın okuyalım mı?" dedim esneyerek, hiç itiraz etmedi.Işığı kapatıp sarıldık.Saçları yumuşacık,yüzüme değdi;teri tenimi ılıttı; nefesini hissettikçe kendimi uyku bulutlarına yumuşacık bıraktım.Sabah 5'e kadar soluksuz uyumuşuz. Sen benim en güzel yanımsın,süründüğüm en güzel parfüm senin kokun...Zaten biliyordum ama artık iyice anladım,sen bir meleksin...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

HIDRALLEZ GELMİŞ (HATTA GEÇMİŞ) NEYİME...

Hala baharın gelmediği,güneşli ılık günlerin kendini hissettirmediği bir memleketten yazılacak yazıdan hayır gelir mi bilmiyorum ama şu anda can sıkıntısından patlamamak için yapabileceğim tek şey yazmak...Nerdeyse Mayıs'ın 1/3 ü bitti ama biz doğru düzgün güneş yüzü görmedik. Bırakın bahar rehavetini yaşamayı henüz baharı yaşamaya başlayamadık. Tamam; yağmur güzel, yeşillik güzel, sisi güzel ama bir yere kadar...Bunalmaya başladım. İşyerindeki sobanın cızırtısından, evdeki kalorifer kokusundan,üstümden hala çıkaramadığım montumdan, Eylül Ilgın'ın bitmeyen öksürüğünden bıkmaya başladım. Gamzem tatil planları yapıyor, başkaları piknikten pikniğe savruluyor ama ben hala kışlıkları kaldıramıyorum...Acilen bir avuş güneşe ihtiyacım var...Onu bulursam güzelliklerin devamı kendiliğinden gelir biliyorum...


Bu sıkıntılı zamanların benim gözümde iki ilacı var.Biri kızım diğeride kitaplarım.Onların bulunduğu göze sürekli yenilerini eklerken tattığım zevki anlatamam. İşte o zevki yaşatan müstesna güzellikler....

J.D. Salinger / Franny ve Zooey (Endişeli Peri'den )
Okumak için sabırsızlanıyorum gerçekten...
En iyisi bu akşam eve gidince kuzunun eline Bulut Perisi İnci'yi vereyim, kendimde Zooey'in hikayesini okumaya devam edeyim.Hem belki güneşte açar ....

5 Mayıs 2009 Salı

BEŞ KATLI YAPININ ALTINCI KATI ( R. Anar Rızayev)


Bu kitabın adını duyduğumda "Bende o evin altıncı katında oturmak istiyorum"diye geçirmiştim içimden.Beni kuvvetlice çeken kitap adlarından biriydi.Bazen kitapların isimleri içindekilerden daha fazla ilgilendiriyor beni.O isimlere o kadar çok anlam yüklerim ki okuyupta hayal kırıklığına uğramaktan korkarım.İçindekileri hiç merak etmeden,okumadan sevebildiğim kitaplardan biridir bu kitapta:)

Yukarıda ki yorumu bir sene önce Evvelzamaniçinde'nin bu kitap için yazdıklarının altına eklemişim.Kitap hakkında ilk söyleyeceğim şey kesinlikle hayal kırıklığına uğramadım.Eskiden okumadan sevebildiğim bir kitap olduğunu düşünüyordum,şu anda ise okunması gereken bir kitap olduğunu...
Kadın ve erkek ilişkilerine dair bilinen bir konusu olsada okuduktan sonra kendine özel bir öykünün anlatıldığını gördüm.Hatta kendimi izinsiz olarak bir çiftin mahremiyet alanına girmiş gibi hissettim.Bir annenin korumacı tavrının ne boyutlara gelebileceğini farkettim.Başkalarının hayatları hakkında(ki bu kişi en yakınımızdaki olsa da) kendimizce yaptığımız yorumların,onların yerine düşünmemizin ne kadar anlamsız olduğunu ve çok yanlış olaylara sebebiyet verebileceğini bir kez daha onaylatttırmış oldum.
İnsani duyguların ülke,kültür tanımadan herkeste aynı olduğunu bir kez daha hissettim.Yoksa Tehmine nin söylediği "Senden mene yar olmaz" (Asef Zeynallı) türküsünü bir defa dinleyince içindeki kederi kalbimde nasıl hissederdim...?









Ya da soldaki "Moskviç" marka yerine alınan sağdaki "Volga" arabayı görünce Zaur'un yaşadığı insani zayıflığı nasıl anlayabilirdim...?
Benim okuduğum kütüphaneden alınmış eski bir kitap ve çok düzgün bir çeviri olmadığı halde okurken kesintisiz bir seyir sürdüm sayfalarda.İsimlerdeki değişiklik olmasa,şehir adı olarak Bakü ve Moskova geçmese asla bir Azeri bir yazarın yazdığını anlamazdım.Kitap bu yönüylede Türk Cumhuriyetleri denince nasıl bir ortaklığın anlatılmak istendiğini kanıtlıyor.
Bence Kültür ve Milli Eğitim Bakanlığının bu tarz kitapların yeni baskılarını yapıp uygun fiyatla satışını yapması gerek.Ayrıca Sevgili Elektra kitap etkinliğimizde Zeren'e hediye etmişti bu kitabı.Bu bile benim için kitabın okunmasını gerekli hale getirdi.
Gökten birsürü elma düştü:Biri bu kitabı yazana,biri okuyana.3 tanesi kitabın okunmasına vesile olan Elektra'ya,Evvelzamaniçinde'ye ve Zeren'e...Diğerleride 5 katlı bir binada 6. katında olabileceğine inananlara...

****Zaur " Umarım Amerikayı'da görmek nasip olur Firengiz ile birlikte ..." diye düşündü ve anında düşündüklerinin abes ve gereksizliğini sezdi.Ne de anlamsızdı tüm bunlar.Amerika'ya yolculuk etme isteği.Buraya Afrika'ya gelmeleri.Burada bu yabancı kıyılarda sessizlik ve dinginlik,dirlik arayışı.Her şeyi unutma isteği...Çünkü hiçbir uçak,hiçbir gemi,hiçbir taşıt aracı insanı kendisinden uzaklaştıramaz,geçmişinden ayıramaz.Ve mutlluk arayışı demişlerse bu da yollara düşüp mutluluğu fellik fellik aramak anlamına gelmez herhalde.Mutluluk yada mutsuzluk insanın kendi içindedir.Bir yük gibi taşırsın onu.Öyle bir şey işte.Nereye gidersen git,dünyanın öbür ucuna git,taşırsın bu değerli yükünü.Nereye gidersen git ne yiter,ne batar,ne azalır,ne artar. (syf.9)

****Görüyorsun,bu dakikalar var ya,bu Moskova'ya doğru uzanan otoyolda yürüdüğümüz dakikalar ,sen ve ben,mutluluk budur işte,Zaurik.Gerçeklerin en büyüğü bu.Bizim ikişkimizde başka anlam arama.Birlikte olduğumuz dakikaları dolu dolu yaşa...(syf. 65)

****Bilirsin ya,yaşam derler adına, her şey beklenir ondan.Gelecekte sen başka kadınlarla birlikte olursun.Evet kesin olursun.Ama böyle değil Zaur.Kimseyle böyle değil.Ne bileyim her şey olur,belki de çok hoşlandıkların olur ama böyle değil.Bunun aynen yinelenmesi olası değil...(syf.68)

****Ne söylememi istiyorsun Zaurik?Sana kaç kez dedim.Hakkımda ne derlerse desinler, umurumda değil.Bana göre insanın yalnız kendisiyle hesaplaşması gerekir.Hesaplaşıyor ve sonuçta aklanıyorsa,her şey vız gelir tırıs gider...(syf.75)

****Seven insan bencilleşir. Mutluluğunun herkese yayılacağını sanır.Oysa başkasının sevinci insanı ne kadar ilgilendirebilir?Çoğunlukla insanlar başkalarının sevinçlerine yabancıdır ve hatta kimi zaman kıskanır yada sevinçli gördüğü kimseyi kırmak ister.

Sevgi iki kişinin özel ilişkisidir.Burada üçüncü fazladır derler,ama çoğu zaman sırf bu üçüncüye gerek duyulur.İki sevişenin sevincinin tanığı gibi.Tanık sevişenlere ayna gibi gerekir.Aynaya bakıp kendi mutluluklarını görmek için...(syf.128)

****Nemet dediki :"Her halde insanlar ölürken tümden ölmüyor,tümüyle yok olmuyorlar.Böylece onları anan,onların seslerini yüzlerini belleğinde saklayan başka insanlar kalır,bu ölenler de böylece anılarda,düşüncelerde,hayallerde yaşarlar.Bizde Tehmine'yi anımsayan son insanlarız,en son kuşak..."(syf.233)

***Ne olur insanlar beş katlı bir yapıda altıncı katıın da olabileceğine inansalardı,ne olurdu sanki?(syf.237)


T.C. Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Basımevi
1. Baskı /1994 237 sayfa
Çeviren:İldeniz Kurtulan

2 Mayıs 2009 Cumartesi

İMBATTA KARANFİL KOKUSU (Selma Fındıklı)



Selma Fındık'ya ait okuduğum ikinci kitap "İmbatta Karanfil Kokusu". 12 farklı karakter 12 ayrı zamanı anlatır bize.Osmanlı İmparatorluğu'un da başlar süreç,Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dönemlerinde sona erer.1863 evvelbaharından 1939 sonyazına uzanan bir yolculuktur bu kitap aslında.

Devlet memuru Nizam Bey Osmanlı'nın son dönemlerini, kendi hayatını, babasını, karısını, İzmir'den Diyarbakır'a gelin giden kızını anlatır bize.Vakit evvelbahar 1863'tür.

Yahudi Raşel Sukot Bayramında yaptığı hazırlıkları,aşık olduğu Jön Türk Feridun'u dolar diline.1876 sonyazında İkinci Abdülhamid'i ve kurulmaya çalışılan Meşrutiyet'i anlatarak kitabın ana konusuna da katkı yapar.

Venedikli Pierino Fabris 12 yıldır tam olarak öğrenemediği türkçesiyleİtalya'da kalan evli sevgilisinden,dostu Cemil Bey'den,sevdiği kız yabancı olduğu için evlenilmesine izin verilmeyen Sahir'den ve intiharından,Cemil'in oğlu Sahir'le ilgili duyduğu pişmanlıktan ve Kızıl Sultan namıyla halktan hüriiyeti esirgeyen zorba padişah Abdülhamit'ten bahseder.1880 senesinin yazıdır.

12 yaşında hareme satılmış olan bir Gürcü kızı olarak Abdülhamid Han'ın dokuz kızından dördüne hizmet etmiştir Saraylı Şehbal Hanım...Yine saray erkanından olan Giritli Akif Efendi ile evlenerek İzmir'e gelin gelmiştir 1910 senesinin ilkyazında.Abdülhamid'in tahttan indirilip Mehmet Reşat'ın tahta çıkmasına tanıklık etmememizi sağlar Şehbal Hanım.

Ermeni Kapril Bezciyan Paris Eczanesi'nin sahibidir ve kendi halinde bir adamdır.Taşnak ve Hınçak Cemiyeti'nin rüyalarına kadar giren baskılarını anlatır bize.Vakit 1914 yazını gösterdiğinden olsa gerek Enver Paşa'nın ve 1. Dünya Savaşı'nın bahsi geçmeye başlamıştır.

Yunanlı Yannis İzmir' de 1919 ilkyazında Sinemotograf adıyla bilinen bir sinema salonu işletir.Sevgilisi Maria'yı başkasına verdiklerinden oldukça kederlidir ve Yunan askerlerinin İzmir'e girişi bile onu sevindirmemektedir.

Hilal-i Ahmer Aşevinden kızı ve 3 torunu için yemek almaya giden Şadiye Hatun aslen Makedonyalıdır.Balkan Harbi'nde Yunan çizmesi altında çiğnenmemek için vatanlarını bırakırlar ama İzmir'de gene aynı belaya rastlarlar.Oğlu Nazif'in mektupları Çanakkale ve Garp Cephesini anlatır bize.Ama 1921 kışında gelen son mektup hepsinden farklıdır.Tüm Muhacirin Mahallesini sevince boğacak türdendir çünkü içinde İnönü Zaferi'nin kazanıldığı yazar.
Faika Muhiddin bir Musevi kumpanyasında katibelik yapmaktadır.Nişanlısı Nedim'e bir türlü kanı ısınmamıştır çünkü onun aklı Halide Edip Adıvar'ın Ateşten Gömlek romanındadır.1923 yılının sonyazını bu çağdaş küçük hanımdan dinleriz .

Savaş yılları sona ermiştir.Takvimler 1926 sonyazını göstermektedir.Vilayet Tercüme Kalemi Fransızca Mütercimi Şemseddin Bahri'yi Cumhuriyet Balosu'nda giyilecek tuvalet ve frankın telaşı sarmıştır.Baloda yapılacak danslara ayak uydurmak ise başka bir derttir.Müdaafa-yı Hukuk Cemiyeti kurucularından olduğu için başına gelenleri hatırladıkça bu telaşlara minnetle yaklaşmaktadır.


Tatiana Petersburg'da sosyal devrimcilerin çarlık düzenini yıkma çalışmalarından etkileneceklerini düşündükleri için önce İstanbul'a sonrada İzmir'e göçer eşi ve kızıyla.Kızı Olga Mavri Mira Derneğinde bölücü çalışmalar yapan kocasının ardından Pire'ye yerleşmiştir. Annesini de Yunanistan'a çağırır ama Tatiana 1929 kışında artık iyice İzmirli olmuştur.

Giritli Hayrettin'in ailesi Soyadı Kanunu ile birlikte büyük bir tartışma yaşar.Hayretin Bey soyunu yaşatmak için Girit'te anıldıkları gibi çağrılmak ister.Oğulları ise daha çağdaş bir isim almaları için baskı yapar .Bunun üzerine Türkmenoğlu soyadını alan Hayrettin Bey oğlunu yine ikna edemez ve oğlunun Bornavalı soyadını alması üzerine aralarında küslük çıkar.1935 yazında yaşanır bu olaylar.

Hilal Bayrak İzmir Kız Lisesinde okuyan ve 1939 sonyazından seslenen bir genç kızdır.Kitabın son hikayesinde bize Atatürk'ün ölümünden ve patlak vermeye başlayan 2. Dünya Savaşı'nın belirtilerinden bahseder.

Konusunun güzelliği bir yana bu romanlaşmış öykü kitabının en büyük özelliği dilidir bence.Kitabın tüm kahramanları kendi zamanına ve kültürüne uygun konuşur.Kendilerini tanıtmasalar bile az çok anlarsınız nereli olduklarını ve hangi devirde yaşadıklarını.Okuyucu için çok eğlenceli bir serüven bence ..."İmbatta Karanfil Kokusu" nun Selma Fındıklı’ya 2007 Sait Faik Öykü Ödülünü kazandırması boşuna değil anlaşılan:)

Yaşları,dinleri,milletleri,işleri birbirinden farklı insanların sevinçlerine, öfkelerine, üzüntülerine ve çıkmazlarına ortak eder bu satırlar bizleri...Farklı zamanları anlatırlar ama hepsinin kalbi İzmir'de atar.Farklı mekanlarda yaşarlar ama hepsinin duyularına karanfiller kokuları , görüntüleri yansır.İmbattaki karanfil kokusunu duymak isteyenlere,İzmir'den vazgeçemeyenlere, değişik bir dil deneyimi yaşamak isteyenlere okunması şiddetle tavsiye edilir.


Remzi Kitabevi /154 sayfa
1. Basım 2006 Ekim
2. Basım 2006 Kasım

12 Nisan 2009 Pazar

SEVGİLİNİN GECİKEN ÖLÜMÜ (Murat Gülsoy)

"Ölemiyorum da...Geri dönemiyorum da...Böyle arada kaldım.Seni de kendime köle ettim. Sevgilinin geciken ölümü:Korkunç bir hikaye.Çok üzgünüm sevgilim..."

Bunlar Serap'ın sözleri/düşünceleri/ düşünebilseydi dillendirecekleri... Benim değil,kitapta ki Serap'ın...Hani şu Cem'in karısı var ya...Bir gece trafik kazası geçirmişti de evde ona Cem bakmaya başlamıştı ya...İşte o Serap...Sahi siz bu kitabı daha okumadınız di mi nerden bileceksiniz ki tüm bunları?

O zaman en baştan anlatıyorum.Cem sakin,hiçbir maddi kavrama bağımlılık geliştirmeyen, olaylara farklı açılardan yaklaşıp insanları şaşırtmaktan zevk alan bir gazetecidir.Serap'ta onun sevgili eşi.Serap'a bir gece arkadaşıyla gittiği sinemanın çıkışında araba çarpar ve komaya girer.Artık o ne canlıdır ne de değildir.Bilinen ismiyle bitkisel hayata girmiştir.Cem işini gücünü bırakıp (para bol yani:) evini yoğun bakım ünitesine dönüştürür ve Serap'ın bakımını tek başına üstlenir.Aradan 6 yıl geçer.Serap hala aynı durumdadır.Tüm çevresinden zamanla kopmaya başlayan Cem bir süre sonra kendi düşüncelerinde Serap'la konuşmaya başlar.

Kitap asıl olarak bu düşünce üstüne kurulu zaten.Cem anlatıyor,sahte Serap( Cem'in beyninin diğer yarısı yani) cevap veriyor.Cem hatırlıyor,Serap düşüncelerini okuyup yorumda bulunuyor.Cem'in düşünmeye vakti var nasılsa.Asistanı Aslı'yı,ondan hoşlanmasını ama Aslı'nın ona sırılsıklam aşık olduğunu anımsıyor.Karısıyla (hala karısı sayılır mı orası belli değil) sevgilisi olamamış asistanı arasında bocalıyor.

Koskoca kitap aslında bir güne geçiyor ama bu kitaba hem serap'ın hayat hikayesi,kendi gazetecilik anıları ,Aslı'nın ayasofya,ters lale,meryem ana üçgeni sığıyor.Aslı'nın uzun mektubu,Serap'ın babasının seneler sonraki ziyareti,evdeki eşyaların anlatıkları hepsi ama hepsi Cem'in gerçeklikten iyice kopmasına sebep veriyor.Peki ya sonuç?

"Artık kime ait olduğu belirsizleşmiş olan ses sustu.
Tüm söylenen sözler geri gelmeyenlerin alemine karışarak yok oldu.
Berzahtakiler için hatırlanması güç bir rüyadan ibaret olan gerçeklik,meçhul yaratıcının zihninde acının ve kaderin ipliğiyle örülmeye devam ediyordu."
diye sona eren okunası bir kitap olmuş.



Bazı kitaplar vardır, onları okumuş olanlarla konuşmak için can atarsınız.Bu kitap benim için o sınıfa dahil oldu.Almodovar'ın Konuş Onunla filmine atıfta bulunacağınız,Cem'in ruh durumunu sorgulayacağınız,Aslı'nın yazdığı onlarca soruya birlikte cavap arayacağınız ,sen olsaydın ne yapardın diye soracağınız biri lazım bu kitabı okuduktan sonra...Var mı öyle birisi:)???

***Hey,benim referansıma güvenmeyen okuyucu... Sana kitap hakkında en afillisinden bir yazıda şurada mevcut.Yetmediyse şuna ve buna bakın derim.***



***Ölüm bir süreçtir,bizi tanıyan son kişi öldüğünde tamamlanacak bir süreç..(syf. 36)

***Başlangıçta uyku vardı. Uyku ölümün kız kardeşidir.Bu söz,ölümün bir son olmadığını,tıpkı rüyalarımızda yaşamaya devam ettiğimiz gibi,öldükten sonrada başka bir boyutta var olmayı sürdüreceğimizi ifade etmek için söylenir.Oysa uykunun ölümcül kaçınılmazlığının da altını çizer.(syf.41)

***Ama babasının o zamanlar annesine ve de kendisine şiddet uyguladığından söz etmişti.Çok sık olmamakla beraber...Şu işe bak,ben de "şiddet uygulamak" diyorum.Ne fena alıştırdık ağzımızı:Dövüyordu demeye utanıyoruz ve bu sayede döven kişiyi de bir uzmana dönüştürüyoruz."Şiddet uygulamak..."( syf. 94)

***Benim hayatımda aşk hiç olmadı.Olamazdı da.Babamın aşk için bizi terk ettiği gün nefret ettim bu dünyanın en bencil duygusundan.Aşk başkalarına hayat hakkı tanımayan bir bencilliğin adıdır. (syf.120)

***Gerçi duyguların şiddeti artınca hepsinin aynı etiye sahip olduğu da psikofizik deneyleriyle ispat edilmiştir.Çok sıcak ve çok soğuk suya ellerini dokunduran deneklerin soğuk suyun da sıcak kadar yaktığını rapor ettikleri gözlenmiştir.Duyguların diyalektik doğasından hebersiz prefeminist zavallı okur için herşey ne kadar da basitti.Soğuk soğuktur ve sıcak da sıcak... (syf.151)

4 Nisan 2009 Cumartesi

KÜTÜPHANELER HAFTASI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İçinde bulunduğumuz hafta kütüphaneler haftasıydı.Ordu'ya geldiğim günden beri dadanmış bulunduğum İl Halk Kütüphanesi nden aradılar geçen hafta.Ödünç alma bölümünden en çok kitap alan üyelere örenle ödül verilecekmiş.Geçen senenin en çok kitap alanlarından biride benmişim.Törene davet ettiler seve seve geleceğimi bildirdim.4 tane kitap hediye edildi bendenize.Kitaplara aşık olan bir kişi için ne güzel bir onur ve hediye dimi?İşte o kitaplar:

Adalet Ağaoğlu / Toplu Oyunlar III (Oyun)



Sadık Yalsızuçanlar / Sırlı Tuğlalar (Anlatı)



Şavkar Altınel / Kvangvamun Kavşağı (Gezi)


Sadık Hidayet /Üç Damla Kan ( Öykü)

Kütüphane denince aslında diyecek çok fazla sözüm var.İçinde çalışanların ilgisizliği,kendi canlarından bıkmışlıkları,güncellenmeyen ödünç kitap bölümleri,senelerdir el sürülmemiş çocuk bölümleri,süreli yayın namına tam bir hilkat garibesi olan okuma salonları,hala yazıyla kayıt tutulması gereken sistemleriyle gerçekten ilgi çekmekten çok uzaktalar.Elimde tutma gereği hissetmediğim kitapları bağışlamayı düşünüyorum ama oldukça yetersiz bir çaba olduğunun farkındayım. Eğer sizinde böyle kitaplarınız varsa ilimiz kütüphanesi adına adayım haberiniz olsun.En azından kitapseverler senede bir defa kitap bağışlasa herhangi bir kütüphanaye belki bu çıkmazdan kurtuluş için bir başlangıç olur.Ne yapılmalı tam olarak bilmiyorum ama bunun için aklımdan geçen birkaç çözümü yavaş yavaş uygulamaya koymaya çalışıyorum.Eğer olumlu sonuçlanırsa sizinlede paylaşırım. Yoksa geleceğe dair umudunuzu kaybetmenizin bir sorumlusuda ben olmayayım.

Kütüphanelere uğramak istemeyişimizin bir sebebide biziz emin olun.Canım ülkemin Kültür Bakanlığına bağlı bir kurumu bile arz talep teoremiyle yönetildiği için kütüphaneye gitmeyen her birey eksilmiş bir kitap gibi etkiliyor sistemi.Ne kadar az giden olursa o kadar az yenilik ve güncelleme yapılıyor sanki.Varsa yakınlarınızda arada bir uğrayın.En azından size hitap eden bir tane kitap vardır.

31 Mart 2009 Salı

ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA (Zülfü Livaneli)



Osmanlı padişahlarından biri tahta çıktığı günlerde tüm şehzadeleri bir odada toplar ve hepsini öldürtür.Yalnızca içlerinden biri annesinin son andaki çabası ile kurtulur ve bir odaya kapatılır.Odada kaldığı seneler boyunca ölüm korkusundan kurtulamaz ve hastalıklı bir adam olup çıkar.Peki bu şehzade günün birinde padişahlık tahtına oturursa ne olur?İşte kitap bu sorunun cevabını veriyor.Senelerce ölüm korkusu taşıyan padişah mutlak iktidarın sahibi olunca bir ölüm meleğine dönüşür.Ölüm denilen büyülü geçiti oyun olarak kullnıp"Yaşam nerede bitiyor,ölüm nerde başlıyor?" sorusuna cevap arayan bir padişah olur çıkar.Kadınlara duyduğu ilgisizlik bir gecede yok olan ,sarayın cariyelerinin yetmediği,değişiklik arayışının onu imparatorluğun en şişman kadınını aramaya yöneltiiği bir padişahta olması muhtemeldir.İkditar uğruna öz oğlunu sapık yapan,öteki oğlunu tahtan indirip hapse attırarak feci sonunu hazırlayan,torununu öldürmek üzere tuzaklar kuran bir valide sultanıda kitabın önemli karakterleri arasında saymak gerekir...Kitabın anlatıcısı olan haremağası ise yaşadığı işkenceler,çektiği aşk acıları ile bütünleşerek anti-iktidar bir durum sergiler.Gün gelir devran döner işler öyle bir hal alır ki, ikditar ehli muhtaç konuma düşerken,haremağası padişahın üzerinde iktidar kurma gücüne erişir.

Kitabın en ilgi çekici yanı tarihi zemin üzerine oturtulmasına,karakterler birebir kesişmesine rağmen isim kullanılmamış olmasıdır.Yani eğer küçük bir araştırma yapılmazsa (yada bu yazı okunmazsa:) ölüm korkusu taşıyan padişahın 1. İbrahim olduğu bilinmezde kalabilir.Zaten dikkat çekilmek istenen noktada karakterler değil iktidar kavramı ve bu kavramın değiştirdiği insan davranışlarıdır.İkdidar olanın çevresine pervane böcekleri gibi üşüşen insanlardır kitabın asıl konusu...17. yy kullanılsada zaman olarak ,asıl anlatılmak istenen geçmişte ve gelecekte değişmeden kalan iktidara,iktidardakine bakış açısıdır."İktidar insanı değiştirir." cümlesinin roman formuna bürünmüş halidir kitap.

Kitapta bilgi mahiyetinde verilen misallerde(yılanla leyleğin hikayesi,harut/marut ve zühre yıldızının hikayesi hikayesi,zekeriya sofrasının hangi kökten türediği,testament yani testis üzerine edilen yeminin ortaya çıkışı) okuma sürecini zevkli hale getiriyor.Zamanınız varsa birkaç saatte tüketilecek kadar kolay okunan bir kitap.Cevap bulamadığım tek bir soru var kitapla ilgili:Neden başka bir hayvanın yada yılan cinsinin değilde engereğin gözündeki kamaşmadan bahsediliyor?Engerek diye bahsedilen zehirli ve düşman sayılabilecek insanlar mı yoksa anlamadığım başka bir anlam mı yüklenmişmiş bu kelimeye.Cevabı bilen varsa bekliyorum.

Keyifli okumalar...

***Benim efendim,bir engereğin gözünü kamaştıracak kadar parlak mücevherlerle süsülü sorgucunu taktığı zaman,doğan güneş utanır ve ona gıpta ederdi.(syf.32)

***Engereğin gözünü kamaştıran şatafatı yaratan da bunlardı zaten(syf.82)

***Melek bilgisiyle hayvanda bilgisizliğiyle kurtuldu.İnsanoğlu bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı...(syf.139)







27 Mart 2009 Cuma

ÖLMEDEN ÖNCE OKUSAM...


Son zamanlarda okuma dolayısıyla yazma hızına erişemediğim Ludmilla'dan bir mim geldi.Ölmeden önce okumak isteyeceğim 10 kitabı sormuş.Eminim ki kitapseverlerin en zorlanacağı konulardan biridir kitaplar arasında öncelik belirlemek...Ben yazarken o kadar kararsız kaldım ki anlatamam.Okuduğum ne kadar az,okumak istedğim ne kadar çok kitap olduğunu görünce bir kez daha şaşırdım.En sonunda şu andaki ruh halimle cevapladığım aşağıdaki liste çıktı ortaya.Sevgili Çikolataçikolata,Ruh Dağı,Bozgun Odası,Evvel zaman içinde,Zero ve Serpil (bloğun olmasada yorumlardan okuruz) sizde yapar mısınız bu listeyi?



1:İlk sırada MESNEVİ ve Şefik Can'ın MEVLANA kitabı geliyor.Mesnevi'yi bundan 5 sene önce 2 cilt olarak normalde elimi bile sürmeyeceğim bir gazateden kupon toplayarak almıştım. İnanılmaz güzel ve kaliteli bir baskı çıktı.Mevlana ise çok özel bir dost tarafından hediye edilmişti.İkisinide okumak bir türlü nasip olmadı.

2:Umarım en kısa zamanda Murakami'nin tüm kitapları dilimize çevrilirde bu listeye o kitaplarda dahil olur.


3:Binbir Gece Masalları.En uzun ve en düzgün baskısını okumak isterdim.Senelerdir bildiğim bir kitabın bir öyküsünü bile daha yeni zamanda bir dostumdan dinlemiş ve cahilliğim karşısında utanmıştım.


4:Tutunamayanlar'a vereceğim şansın geldiğini düşünür ve onu okurdum.Okuyamadığım için kendime salak muamelesi yaptığım nadir kitaplardandır.


5:Ursula LeGuin'in herhangi bir kitabı olabilir çünkü henüz hiçbir kitabını okumadum.


6:Fowles'ın kitapları ama öncelik Büyücü'de...Ludmilla ilk bahsettiği günden beri aklımda. Türkiye'de ki Büyücü okuyucalarının çoğunluğu Ludmilla referanslı olacak galiba...


7: Nazan Bekiroğlu'nun kitapları ama illede birini seçmek gerekirse Nun Masalları...


8:Kara Kitap'ı da listeye almam gerekiyor.


9:İskenderiye Dörtlüsü'nün ilk cildi olan Justine senelerdir kitaplığımda.Okumaya niyetlenip her seferinde ilk sayfalarda bırakıyorum,ama biraz zorlarsam kesin okurum.


10:Artık ayıp oluyor biliyorum Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumadan bana biRşeyler olmaması gerek:)

25 Mart 2009 Çarşamba

AŞK VE KIRK KURAL -2-

Altıncı kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

.........................................................................................................................................................

Yedinci kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

.........................................................................................................................................................

Sekizinci kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

............................................................................................................................................................

Dokuzuncu kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

...............................................................................................................................................................

Onuncu kural:Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

24 Mart 2009 Salı

"AŞK" VE KIRK KURAL


"Her badireden ve tecrübeden sonra,hiçbir kitapta yazılı olmayan,sadece can defterime nakşedilmiş kurallara bir yenisini ekledim.Bunlara bir ad verdim:GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI... "der Elif Şafak'ın Şems'i....




Sevdim bu kuralları ben...Üstünde düşündürtecek kadar bu dünyaya ,gönlünüze işleyecek kadar manevi dünyaya aitler...Gözümün önünde bulunsun istedim...Fırsat bulursam bu düşüncelerin bende yarattığı izdüşümleri de yazarım altlarına.




Birinci kural:Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız,kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak,utanılacak bir varlık geliyorsa aklına,demek ki send ekorku ve utanç içindesin çoğunlukla.Yok eğer,Tanrı dendi mi evvela aşk,merhamet ve şefkat anlıyorsan,sende de bu vasıflaedan bolca mevcut demektir.

...........................................................................................................................................................

İkinci kural :Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil.Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstündeki kafan değil.Nefsini bilenlerden ol,silenlerden değil.

..............................................................................................................................................................

Üçüncü kural:Kuran dört seviyede okunabilir.İlk seviye zahiri manadır.Sonraki batıni mana.Üçüncü batıninin batınisidir.Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.
...............................................................................................................................................................

Dördüncü kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.
............................................................................................................................................................

Beşinci kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!”
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

23 Mart 2009 Pazartesi

YAZACAKTIM

İstanbul'a gittiğimi,orada yaptıklarımı,son zamanlarda tanıştığım en güzel insan olan RUH DAĞI ile buluşmamızı(nolur beni affet),benim İstanbul'a gitmemi bekleyen yağmuru....



Okuyalı uzun zaman olduğu halde hala anlatamadığım kitapları,bilgisayar başına oturabildiğim sınırlı zamanlarda bişeyler yazmak yerine blogları okuduğumu hatta bazı yazılara defalarca göz attığımı,yazamadığım kitaplar için çektiğim vicdan azabını...



Yeni okuduğum Ayşe Kulin'den Umut'u,Murat Gülsoy'dan Sevgilinin Geciken Ölümü'nü, okumaya başladığım Aşk'ı,okunmayı bekleyen yeni kitaplarımı,İl Halk Kütüphanesi'nin süprizini,Bozgun Odası'nın filmlerini....

Beynimin içini meşgul eden bir sürü sözcüğü ve daha nicelerini yazacaktım ama olmadı.

Yakınlarımızın ardıardına hasta olması tüm enerjimi bitirdi.Hastalanan hastalanana...Zaten son bir haftadır yazı yazacak kadar vaktimde olmadı hiç...İşlerde biraz yoğun yani...Bu kısacık yazının bile kaç günde yazıldığını tahmin edemezsiniz...Şu anda zaman olarak rahatım ama son bir ayın yorgunluğunu atamadım üstümden...Birileri bana enerji pompalasın diye bekliyorum. Kimden medet umduğumu bende bilmiyorum ama çok uzun sürmemesini diliyorum.

15 Mart 2009 Pazar

KİMYA HATUN / Saide Kuds


Konya'da oturan Kerra Hatun eşinin ölümünden sonra gelen evlilik tekliflerinin hiçbirini kabul etmmeiştir.Kocasından miras kalan konakta iki çoçuğu ve yardımcılarıyla birlikte yaşarken birden Konya müftüsünün evlenme teklifini kabul eder.Bu evlilik herkesin hayatını değiştirecektir ama bundan en çok nasibi Kerra Hatun'un kızı Kimya alacaktır.Kimya istemeyerek girdiği bu yeni yaşama alışmakta zorlanır.Konya müftüsü Mevlana'nın üvey kızı olmak bile tahmininden daha fazla zorlar hayatını.Alışık olmadığı kurallar,haremdeki yaşlı kadınlar,yeni yeni gelişen bedeni ve ruhu sıkmaya başlar Kimya'yı.Mevlana'nın ilk eşinden olan oğlu Alaattin'de olmasa tüm hayat ona zehir olacaktır.Günlerini Alaattin ile, eski günlerini yad etmekle,geleceği için hayaller kurmakla geçiren Kimya Hatun'un hayatı Şems'in Mevlana ile halvete çekilmesi ile bir kabusa dönüşür.Sadece onun için değil başta annesi ve üvey kardeşi Alaattin olmak üzere herkesin hayatı bir günde tersyüz olur.Kimya Hatun kendinden onlarca yaş büyük Şems ile evlendirilir ve bu olay gencecik Kimya'nın sonuna giden yolun başlangıcı olur.

Kitap kendi içinde olaylara göre konulara ayrılsada asıl olarak 3 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Kimya'nın çocukluğu, ergenliği ve yaşadığı olaylar anlatılıyor.Şems'in Mevlana ile karşılaşmasından sonra olaylar bu iki kişi üzerinde yoğunlaşıyor.Onların ayrı bir mekanda halvete çekilmesi,yaptıkları tartışmalar,Şems'e karşı duyulan değişik hisler,bu olayların ev ahalisine ve Konya halkına tesirlerinden bahsediliyor uzun uzun...Son bölüm ise Şems ile Kimya'nın evliliği üzerine kurulu.Kimya'nın bu evlili neden kabul ettiği,tüm insani zaaflardan sıyrılmış Şems'in genç ve güzel Kimya karşısında nasıl farklılaştığı,bu farklılaşmanın Kimya'nın sonunu nasıl hazırladığı anlatılıyor.

Ana karakter Kimya çok tutarsız bir karakter olarak yansıtılmış.Sürekli olarak olaylara,insanlara bakışı değişiyor,duygu dünyası sürekli bir dalgalanma halinde.Bu sebeple Kimya'yı tam olarak oluşturamadım kafamda...Şems ise Mevalana'nın yoldaşı olarak değil de O'nu diğer insanlardan ve iman yolundan ayıran birisi olarak yansıtılmış.Gerçi kitaba karşı en büyük hayal kırıklığımıda burada araya sıkıştırayım.Ben bu kitabı daha biyografik bir yapıt bekliyordum.Okuduğum kitap tam olarak karakterleri ve birkaç olayı tarihten alınmış kurgu romanı...Aslında önemli kişilerin kurguda olsa romanlarını severim ama burada Mevlana olduğu için kurgu biraz bana hafif ve saptırılmış gibi geldi.

Kitabın yazarı İranlı olduğu için olsa gerek yabancı kelimeler var ama çoğu için dipnot verilmiş.Anlatımdaki en büyük eksiklik olarak belirli bir anlatıcının olmaması beni sıktı.Kitap aslında Kimya Hatun'un dilinden anlatılacak gibi kurgulanmış ama bazı yerlerde yazar mı konuşuyor,olayı yaşanlardan birimi anlatıyor, yoksa Kimya'mı aktarıyor analayamadım.Kimya'nın bilmesine olanak olmayan olayları anlatması ise kitabın inandırıcılığını iyice zayıflatıyor.

Kimsenin bahsetmediği Kimya'ya ve Şems'in evliliğine kurguda olsa değinmesi hatırına beğeni listemin ortalarında bir yerlere koyuyorum kitabı.İran'da büyük ilgi gören ve İran'ın 2006 Parvin Etesami Edebiyat Ödülü'nü alan bu ilk kitap için söyleyeceğim son şey,vaktiniz varsa kurgu olduğunu unutmadan okuyun ama beklentilerinizi azaltın alacaktır.





***Baba sevgisinden mahrum kalmış olmam,beyaz hayat defterimdeki tek kara lekeydi.Şimdiye dek kimse bana gerçek aşkın erkeklere ait bir hak olduğunu,dolayısıyla babam olsun veya olmasın bir erkeğin eninde sonunda annemi benden alacağını ve beni bir düğün alayının çıkardığı toz bulutları arkasında yalnız bırakacağını anlatmamıştı.(syf.39)

***Günler geçmek bilmiyordu,işte o zaman anladım ki saat,zamanın ölçüsü değildir.Lala da benim gibi düşünüyordu.Tanrı'nın, "Bir gün binlerce güne dönüşebilir " diye buyurduğunu söylüyordu. (syf.44)

***Aramızdaki şey bir mumdan yükselen ışık gibiydi;" Hem gerçek hem yalan!Lakin daha sonra mutluluğun mumda değil de onun yükselen ışıklarında olduğunu anladım.Görebildiğin kadarıyla yetinmen gereken bir şeydi.Mumun ışığını tutmaya çalışıcak olursan mum sönecek,ışık gidecek ve elin yanacaktı."Varlık alemindeki mutluluk,mahiyetten daha fazla hisssedilen ve hayalden daha çok aynileşen bir olguydu,benim ruhum ise bu iki arasında gidip gelen bir berzahı yaşıyordu.(syf.153)

***Hastalıklı bazı hatipler,saf ve temiz kalpli müminleri korkutmaktan haz alıyorlar.Ayet ve hadisleri,barbar görüşlerine göre yorumluyor,kendi halet-i ruhiyeleriyle uyuşan esaret sahnelerini anlatmaktan geri kalmıyorlardı.Öyle ki avamdan kimileri,duyduğu işkence sahnelerinin ruhlarında yarattığı tahribatla nara atıyor,bayılıp yere düşüyordu.Bayılanların sayısı arttıkça minberdeki hatibin de ünü ve itibarı artıyordu.Fakat kimse,insanların duyduğu bu azap rivayetlerine rağmen günaha bulaşmalarını anlamıyordu.Nasıl oluyordu da onca gözdağı vermeye rağmen şehirde rahatlıkla günah işlenebiliyordu?Oysa günahın cezasını en iyi onlar biliyordu.(syf.173)

***Şems'i omuzlar üzerinde medresenin kapısına kadar götürdüler.Hüdavendiğar'ın o çok önemli vuslat anınında ne yapacağını gözleriyle görmek istiyorlardı.Eğer bu buluşma anını aşık ve maşukun kendisine bırakacak olsalardı,onlar bu vuslat şerbetini
bomboş bir çölde veya sonsuz bir okyanusta,tanınmayan küçük bir sandalda içmek isteyeceklerdi.Oysa kimse onların anlık heyecanlara gelen avmdan,yabancı gülücüklerden ve riyakar insanlardan uzaklaşmak içinömürlerinin geri kalanını vermeye hazır olduğunu bilmiyordu.(syf.209)

***Şems,Tanrı'nın kendisiyle neden oynadığını anlayamamıştı.O dünyevi bağlılıklardan tek tek kurtulduktan ve nefsini arındırdıktan sonra durgun ve sınırsız bir okyanusa ulaşmıştı fakat yorgun ruhunun yabani bakışlar altında Yusuf gibi berrak sularla dolu kör bir kuyuda tutsak edildiğini hissediyordu.(syf.211)

***Ama dünya ve dünya içindeki şeylerin,diğerine kavuşmayı bekleyenlerin değil,dileğine dört elle sarılan cesur ve yaratıcı insanların elinde olduğunu asla anlayamamıştı.Doğanın bu kanununu anlayamamıştı.Böyle olmadı mı saçını başını yolacağını,hasretten eriyip gideceğini ve sadece güçlülerden arta kalanı yiyeceğini kavrayamamıştı.(syf.220)

***Zaten ne çekiyorsak,şu kör olasıca kötülüklerin anası gözden çekiyoruz!Öfkelenip Adem'e bağışladın o gözü,sonra onu cennetinden attın.Doğru,senin zail olmaz nişanelerinden birisidir,amenna,fakat ne yazık ki ne kemalden ne de marifetten nasibini alamamıştır ve diğer duyu organlarına oranla daha çabuk aldatılıyor ve aldatıyor.Zaten görevi bu onun.Gözü Adem'e verdikten ve onu şeytanla beraber yeryüzüne sürgün ettikten sonra dünya bir an olsun rahat yüzü görmedi.Boşuna,çeşm kötülüğün çeşmesidir ,dememişler.
Şu göz,tevhit ve mahiyeti renklere,şubelere ayırıyor;eğer o olmasydı kesinlikle hiçbir girift konu kalmayacaktı.Eğer hakikati görme kabiliyetine sahip olsaydı,Adem cennetten kovulmayacaktı.Tüm hicapların nefsidir o!Kalp gözümüzü köreltsin diye mi bu kör olasıca bir çift gözü verdin bize?Tek hedefi diğer duyu organlarını bataklığa çekmeye çalışan görme kaygısıdır onunki.Göz olmasa mahiyet olmayacaktı ve mahiyetsiz bir dünyada hasseler tevhide koşacak,şeytan ortalıkta rahatlıkla cirit atamayacaktı. Hepimiz vücut ve vahdetin şarabıyla mest olacaktık(syf.248)

***Gamın tek taraflı olabileceğini fakat mutluluğun karşılıksız olamayacağını bilemeyecek kadar aşkın kanunundan gafildiler bu sefiller.(syf.251)

***Bil ki ezeli ve tanrısal aşk tevehhüm(evhamlanmak) değildir.Dokunabilirliğin yanı sıraispatlanacak birşeydir.Tanrı'ya özgü bu aşk,yeryüzüne ait ne kadar müebbet zuhurat(birden oluveren şeyler) varsa hepsinin anasıdır.Tüm sanatların anasıda odur.İşte bu yüzden zamn denilen ilet sanatın özünü aşındırmaz.Aşındıramadığı gibi hergün yalız sanatlara bir yenisini daha eklemek zorunda kalır.Eğer rebap,çenk ve çegane seni alıp göklere götürüyorsa aşkın haraketi ve yalız sanatın bitimsiz gücü ile götürüyorlar.Hakeza yalız,katıksız bir şiir,üzerinden binlerce yıl geçse dahi taravet ve canlılığından bir şey kaybetmiyorsa eğer,bu,ilahi aşkın sayesindedir. İlahi aşkın büklüm büklüm onda görülmesindendir.Eğer sen Belh'ten ben de Tebrizden kalkıp buralara kadar geliyor ve Konyalı kavvalın nağmeleriyle manevi bir aleme seyrediyor ve lahuti cilveleri müşade ediyorsak,bu ilahi aşktır.(Syf.270)

***Ve artık şunu da biliyorum ki seninle işim bitti.Senin fakihlikten,ilim denen hicaptan ve o kahrolası medreseden kurtulman için çabaladık.Sen ise yüzyıllık bir yolu bir gcede kat etmeyi başardın.Eğer devamı gelsin istiyorsan kendini iyi tanı.Her ne rarasan kendinde ara.O Huten ceylanının başına gelenleri aklından çıkarma.Artık senin bana ve benim gibilere ihtiyacın yok.(syf.271)

***İman en çok aşktan doğarsa iman olur.Vuslata sebep,mutluluğa yol ve dostluğa izin verip ayrılığı ortadan kaldırabilirse iman olur.Aşktan gafil müminlerden Tanrı' ya sığınırım!(syf.293)

***HAKİKAT,GÜZELLİK VE YALIN BİR YAŞAMDA OLUP ALABİLDİĞİNCE YAKINIMIZDADIR AMA MAALESEF DÜNYA,BAŞ DÖNDÜRÜCÜ BİR OYUNUN İÇİNDE BOCALAYIP DURMAKTADIR:AVAM KENDİ SEVDASINDA,ALEM KENDİ SVEDASINDA,ŞEYH,SUFİ DE KENDİ SEVDASINDA.ZAMAN VE MEKAN İSE KENDİ İŞLERİYLE UĞRAŞMAKTA...ONLARA SADACE VE SADECE RENKLERİN ÖTESİNİ KEŞFETMEK,ORAYI GÖRÜP OKUYABİLMEK İÇİN DAHA ÇOK DUA ETMELERİNİ HATIRLAT.SADECE RENKLERİN ÖTESİNİ BİLSİNLERE,BAŞKA BİR ŞEYİ DEĞİL.ZİRA BİLENLE BİLMEYEN HİÇBİR ZAMAN BİR OLMADI,OLMUYOR VE OLMAYACAKTIR...(syf.295)
300 Sayfa / Sonsuz Kitap(Yakamoz Yayıncılık)
Farsçadan Çeviri: Veysel Başçı
1. Baskı Aralık 2007

3 Mart 2009 Salı

PATASANA (Ahmet Ümit)



Aylar oldu kitabı okuyalı ama bendeki üşengeçlik bir türlü geçmedi.Aslında hala yazasım yokta,paylaşacağım kitaplar biriktikçe blog tutmanın asıl amacını kaybetmeye başlıyorum.
Aslında Kavim'den daha önce okumuştum kitabı ama anlatmak bu güne kısmet oldu.

Gaziantep yöresinde kazı çalışması yapan bir ekip yörede işlenen önemli cinayetlerden sorumlu tutulur.Kazı yapılan bölgenin kutsallığını bozdukları için halk tarafından kötü şans getirmekle suçlanırlar.Ekip başı Esra her ne kadar kazıyı bitirmek istemesede ,kafasındaki soru işaretlerini cevaplandıramaz.Yinede buldukları belgenin önemi karşısında Esra ve ekip cinayetlerle kazının ilgili olabileceğinden şüphelenir.Çünkü buldukları belge yazılı ilk gayriresmi tarihe aittir.Patasana adındaki saray başyazmanının kendi kişisel tarihini anlatırken;Hitit tarihine,geleneklerine ışık tututuğu bu tabletler sadece ekip için değil tüm tarih için önemli bir belgedir.Tabletler bulundukça birbiri ardına ilginç biçimlerde işlenen cinayetler herkesin tadını kaçırmaya başlar.Bölgeden sorumlu Yüzbaşı Eşref ile Esra arasında çakan aşk kıvılcımları ve ekibin diğer üyeleri arasında yaşana ikili ilişkiler olaylar,cinayet haberleriyle bir sarmaşık misali dolaşmaya başlar.Cinayetlerin işleniş sebepleri ile bir sürü neden ve katil öne sürülürken ortaya çıkan herbir gelişme olayı dahada karmaşık hale getirir.
Güzel bir kitaptı.Hele de benim gibi acemipolisiyeci bir okuru hayretler içinde bırakacak kadar iyiydi.Kitap yazılırken bir bölüm günümüz olaylarını ,hemen arkasından gelen diğer bölüm ise Patasana'nın yazdığı tabletleri anlatacak şekilde kurgulanmış.Ben Patasana'nın bölümlerini okurken daha fazla zevk aldığımı itiraf etmeliyim.Patasana'nın kendini yargılayışındaki karmaşa,duygu seli ve insani zayıflıkların baskın geldiği anlar kitabın o bölümlerini okurken beni oldukça düşündürdü.Bu yüzden aşağıda alıntıladığım satırların çoğu Patasana'nın ağzından çıkanlardır.Kavim'de olduğu gibi aralara aşk kırıntılarıda serpiştirmeyi unutmamış Ahmet Ümit.Kitabın anlatımına heyecan katmak için yapmış olabilir diye düşündüm ama bence çokta gerekli bir ayrıntı değildi.Zaten cinayetler ve tabletler insanı yeterince heyecanlandırıyor.

Çok kolay bir dil kullanmasından olsa gerek,yapılan bazı anlam ve kelime hataları benim daha çok gözüme battı.Yazardan mı kaynaklanıyor bilemiyorum ama sanırım okuyucu karşısında saygınlığı yitirmemek için editörlere biraz daha fazla iş düşüyor .Doğan Kitap'ın kitapların kapağına yapıştırdığı bilmem kaçıncı baskı tarzından gülünç sayı fanatikliğinide kınamadan geçemeyeceğim.O sayılar o kadar hoşunuza gidiyorsa yazın kapağın içine meraklısı okusun.Ne diye her kitapta gözümüze sokuyorsunuz anlamıyorum ki? Birde kitap kapaklarına madem bir tablet resmi koyuyorsunuz ,içine küçük bir not iliştirsenizde şunu meraklı kulu internet denen kör kuyuda saatler geçirmekten alıkoysanız???:)


***Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım. Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk, aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı.
Ben Kral Pisiris'in danışmanı, büyük meclis Panku'nun değerli üyesi, ben soyluların en soysuzu Patasana.Ben ölüler içinde yüzen, ben, tanrılar tarafından alnına sonsuza kadar acılar içinde kıvranacaktır, yazılan saray başyazmanı Patasana.
Yazdığı anlaşmalarla, mektuplarla ülkesinin yazgısını değiştiren ama kendi yazgısına söz geçiremeyen zavallı Patasana.(syf.20)


***Babam Araras ne kadar soğuk,katı bir adamsa büyükbabam Mitannuwa da bir o kadar cana yakın,sıcak ve neşeli bir insandı.Duygularım büyükbabama çekmiştir,aklım babama.Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu bilir misin? Yüreğimin yap dediğini, aklım yapma der. Aklımın soylu bulduğu, yüreğimce dalkavukluktur; yüreğimin doğru bulduğuysa aklımca suç. Bir yanım bahar rüzgarı gibi uçarı, tez canlıdır, öteki yanım kış soğuğu gibi katı, ağır kanlıdır. Bir yanım içimden gelen seslere kulak verir, öteki yanım, öğrendiklerime, bildiklerime.Ben yıllarca bedenimde aynı yöne bakıp farklı şeyler gören iki insan taşıdım, iki insanın isteklerini aynı anda yerine getirmeye çalıştım. İşin kötüsü ne tümüyle biri, ne de öteki olabildim. İkisi arasında bocalayıp durdum...(Syf.33)


***Büyükbabama "Fırat nedir ?" diye sorduğunuzda, "Gündüzleri sevgilinin gözlerini yansıtan ışıktır’ derdi, ‘geceleriyse sevgilinin çözülmüş siyah saçları.Babama sorarsanız alacağınız yanıt belliydi:"Düşmana kaptırılmaması gereken bereketli sudur Fırat." (Syf.33)


***Sen olmadan yarım insan gibiyim.Platon Şölen adlı yapıtında, Aristophanes’in bir konuşmasına dayanarak, insanın bir türünün dört kollu, dört ayaklı, iki başlı Androgynos adlı varlık olarak yaratıldığını, ama bu mükemmel yaratığı kıskanan Zeus’un onları ayırdığını, bu yüzden insanın ömrü boyunca hep öteki yarısını aradığını anlatıyormuş.(syf.209)


***Yalnızca konuşacağız.Birbirimizden korkmamayı öğrenene kadar,bıkıp usanmadan konuşacağız.Bedenimden korkmamanı öğrenene kadar sana tabletlerden şiirler okuyacağım, hikayeler,destanlar anlatacağım.Anlatmanın bir tür sevişmek olduğunu anlayana kadar, anlatmanın yetmediğini kanıtlayacak olan açlık teninde uyanana kadar,bıkıp usanmadan anlatacağım.(syf.279)

***“Bana teşekkür etme. Çünkü ben sana iyilik etmiyorum. Kızmıştım doğru ama senden vazgeçebileceğimi nasıl düşünürsün ? Yağmur yağmadığı için toprak, buluttan vazgeçebilir mi ? Ona gülümsemiyor diye anne yavrusundan vazgeçebilir mi ? Tarla tohumdan, başak güneşten, böcek çiçekten vazgeçer mi ? Benim senden vazgeçeceğimi nasıl düşünürsün ?”(syf.389)

***İnsanoğlu vahşetten hoşlanan acımasız bir yaratıktır.(syf.467)