

.jpg)


.jpg)








Filmden bir sahne(kitapta anlatılanın tıpkısı)

***İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar,mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda birşeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler, olgular, duyglar değil; herhangi bir şey hakkkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinkiyle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz. Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar,bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız. (syf.66)
***Radyoyu açıyorum.İkinci kanalda haberler var. Grozni'ye Rus memileri yağıyor. Yine başlamışlar. Ama asla kazanamayacaklar, uzun vadede kaybedecekleri ortada zaten. Daha Tolstoy Hacı Murat'ta anlamıştı bunu ve kitap yüz yıl önce yazılmıştı. Aslında büyük devletlerin şu dersi bir türlü almamış olmaları, sonunda dağılacak olanın kendileri olduğunu anlayamamaları inanılır şey değil. Ama bütün Çeçenistan'ı yakıp yıkabilirler elbette.Bunu yapmaları ihtimali bugün yüz yıl öncesinde olduğundan daha yüksek. (syf.106)
***Ağlamaya başladım,çünkü bir gün bu anın geleceğini biliyordum ve dünyada en çok korktuğum şeyin Magritte'nin tablosunda aynaya bakarken sadece kendi kafasının arkasını gören adam olmak olduğunu anlamıştım. (syf.114)

***Sırtınıza batan bir kayanın üzerine yatıp fiyordun koyu karanlığında gözleriniz sızlayana kadar, uzay bütün genişliğiyle göğsünüze çöküp nefesinizi kesinceye yada tersine sizi yukarılara çekip bir daha asla geri dönmeyecek küçücük bir insan eti parçasına dönüştürünceye kadar izleyebilirdiniz bu sonsuz nehri.Yalnızca bunu düşünmek bile kaybolmaya yetebilirdi. (syf.117)
*** Avludan köprüye giden yolun yarısında Jon'un annesi birden dönüp arkasına baktı.Ayak izleri karda açıkça görülüyordu, ilkin yabancı adamın çiftlik yolundan yukarı çıkan ayak izlerini, sonra kendisinin evden çıkan ayak izlerini, sonunda avluda ikisinin bıraktıkları ve şimdi durdukları noktaya kadar gelen izleri gördü.(syf.127)
(Kitabın kapağına ilham veren satırlar bunlar olmalı)

***İçimde bir şeyler değişiyor,ben değişiyorum, çok iyi tanıdığım, gözüm kapalı güvendiğim, sevenlerinin sarı pantololnlu çocuk diye çağırdığı, ne zaman elini cebine daldırsa bir avuç parlak bozuk para çıkaran birinden çok daha az tanıdığım, elini cebine daldırdığında ne çıkaracağını bilmediğim birine dönüşüyordum.(syf.140)
***Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu,orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki bende aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum. Yalnızca dikkatimi toplayabilirsem hafızamın deposuna girip doğru rafta doğru filmi bulabilirim, onun içinde kendimi yitirip babamla birlikte ormana yaptığımız o at gezisini hala vücudumda hissedebilirim. (syf.193)
***Sanki bir perde inip bir zamanlar tanıdığım her şeyi örtmüştü.Yaşama yeniden başlamak gibiydi.Renkler farklıydı,kokular farklıydı,şeylerin içimde yarattığı duygular farklıydı. Yalnızca soğuk ve sıcak aydınlık ve karanlık, mor ve gri farklı değildi, korkmam ve mutlu olmam bile değişmişti. (syf.199)
***Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririrz. (syf.214)






Metis Kitap/ 214 sayfa
İlk Basım Şubat 2008
Çeviri:Deniz Canefe
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora






Kitabı okurken bir el yakalıyor sizi ve içine çekiveriyor,zaten karşı koymakta içinizden gelmiyor. Sierva Maria'nın sevgisizliği ve ailesinden uzaklığı içime gerçekçi bir sıkıntı düşürdü .Delaura'nın sevgisi için acı çeken bedeni ve benliği,sevgilisine okuduğu şiirler "Evet,aşk bir cindir." dedirtti. Kitabın sonu yüreğimi allak bullak etti ve fırlattığı girdapta bir süre bekletti.Okurken hiç sorun yaratmayan çevirisiylede akıp giden bu kitabı tavsiye etmekten etmekten başka diyecek sözüm kalmamıştır.
Not:Resimdeki kitap kapağı benim okuduğum baskıya ait değil,en ksıa zamanda aslını koyacağım.

“Gençtiler,eğitimliydiler ve o geceye,düğün gecelerine kadar ikisi de kimseyle yatmamıştı;cinsel sorunlar üzerinde konuşmanın neredeyse olanaksız olduğu bir çağda yaşıyorlardı.Zaten ne zaman kolaydır ki..” cümleleriyle başlayan bu kısa romanı anlatırken biraz farklı bir yol izleyeceğim. Konuyu kitabın arka kapağından alıntılayacağım.Üşendiğimden falan değil kesinlikle; o kadar duru,güzel ve doğru olarak tanıtılmış ki kitap…”Turkuvaz Kitap”ın bu abartısız anlatımına gerçekten hayran kaldım.İşte bahsettiğim arka kapak yazısı:

90.yaş gününü gören yaşlı bir gazeteci,bu özel günün anısına,genelev patroniçesi Rosa Cabarcas' dan bakire bir kız ister.Kısa bir sürede isteği gerçekleşen gazeteci,Cabarcas'ın bulduğu ve gerçek adını hiçbir zaman bilmediği 14 yaşındaki kıza çok farklı duygular beslemeye başlar ilk geceden.Daha önce hiçbir kadınla,karşılığını vermeden sevişmemiş olmakla övünen bu yaşlı adam küçük işçi kıza elini bile süremez,onun saflığına,duruluğuna,kendinde yarattığı hislere kapılarak gecelerini onu seyrederek geçirmeye başlar.
İspanyol bir romandan esinlenerek kızın adını "Delgadina" koyar ve onu gördüğü ilk andan itiberen hayatında oluşan değişikliklerin aşk olduğunu anlamaya başlar.Senelerdir gazeteki köşesinde yazdığı konular bile değişmiştir artık,bunların hepsi Delgadina'ya yazılan mektuplar şeklini alır.Yaşının ağırlığı bir yandan,geçmişinin anıları bir yandan bastırırken,genelevde yaşanan bir cinayet kızın ortadan kaybolmasına sebep olur ve bu olay tüm yaşamını altüst eder.
Bir çok kişinin konusunu farklı bulacağını düşündüğüm kitap için,bende ilk sayfalarda aynı şeyi düşünmüştüm.Günümüz tabiriyle azgın teke sedromuna yakalanamış bir erkek daha demiştim. İlerleyen sayfalarda konunun ilk defa aşık olan bir erkek ve yaşlılığını sorgulayan bir adam üzerinde dönmesi (ikiside aynı kişi) benim ahlaksal yargılarımın oluşturduğu duvarı aşmaya yetti.Önyargılarla elime aldığım kitaptan,aşka gülümseyen 90'lık bir adam tarafından yolcu edilmek hoşuma gitti.
Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ına hazırlık yaptığımı düşünmeye başladım bu kısa romanlarla. Kütüphanede bir kaç tane daha gördüm ve nedense Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumadan önce onların hepsini okumam gerekiyormuş gibi hissediyorum.Aslında bu konuda Marquezsever insan Ruh Dağı'nın bana önerebileceği taktiği uygulamakta akıllıca olurdu:)
Bu arada yaşlı insanların bulunduğu her kitapta Büyülü Dağ'ın adı geçiyor mu diye merak ettim."Leyla'nın Evi"nden sonra "Benim Hüzünlü Orospularım" da da bu adı duymak beni sürüklendiğim aşılmaz bir meraka iyice batırdı.Birde okuyan birilerinden referans alırsam tadından yenmeyecek herhalde.
***Ahlak da bir zaman sorunudur derdi,yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle, görürüsün bak.(syf.9)
***Kendime göre bir ahlak anlayışım vardı.Ne sırlarımı paylaşmış,ne de bedenin yada ruhun yaşadığı bir serüveni başkalarına anlatmıştım,çünkü daha gençliğimden beri bu ikisinin de cazasız kalmayacağının farkındaydım.(syf.12)
***Bambaşka bir insan olup çıkmıştım.Delikanlılığımda bana yol göstermiş olan klasikleri yeniden okumaya çalıştım,ama onlara dayanamadım.Annem demir yumrukla bana zorla okutmauya çalıştığında karşı koyduğum romantik edebiyata gömülmüş,onun sayesinde,dünyayı harekete geçiren yenilmez gücün mutlu değil mutsuz aşklar olduğunun bilincine varmıştım.Müzik konusundaki zevklerim tam bir çıkmaza girdiğinde,kendimi geri kalmış ve yaşlanmış buldum,sonrada kalbimi bahtıma ne çıkarsa onun güzelliğine bıraktım.(syf.66)
***Aldırmayın,zararsız deliler olacakları önceden sezinlerler.(syf.67)
***Seks insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir.(syf.69)(tersi mümkün müdür?)
***Bütün dünyanın Fransızlardan daha fazla hayran olduğu Fransız yazar Saint Exupery'nin Küçük Prens'ini okumaya başladım kıza.Sonra okumaya Perrault'un Öyküleriyle(bkn.Kaz Anamın Öyküleri) Kutsal tarihle ve Binbir gece masallarının çocuklar için arındırılmış bir versiyonuyla devam ettik.(syf.76)
***Martın on beşi'ni okurken,yazarın Jül Sezar'a yakıştırdığı meşum bir cümleye rastlamıştım: İnsanın sonunda başkalarının sandığı gibi biri olmaması imkansız.(syf.93)
***Artık yaşlanıyorum"dedim ona."Yaşlandık bile"diye iç geçirdi o."Sorun şu ki ,insan öyle olduğunu kendi içinden hissetmiyor,ama dışarıdan bakınca herkes bunu görüyor."(syf.95)
***Sonrada büyük bir ciddiyetle ruhunu ortaya döktü."Aşık olarak düzüşme zevkini denemeden ölmeye kalkma sakın."(syf.96)
***Sonunda gerçek yaşam buydu işte,kalbim kurtulmuş,yüz yaşımdan sonra herhangi bir gün mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan ölmeye mahkum olmuştu.(syf.109)
&&&&&Can yayınlarının kitap kapaklarıyla olan saplantılı ilişkisini (yada benim onların kapaklarına olan takıntımı:) hiçbir zaman beğenmemiştim ama aynı resmi kullanarak nasıl bu kadar uzak durulur okuyucuya yavaş yavaş anlıyorum galiba.
1. basım 2005/12. basım 2005
İspanyolca aslından çeviren :İnci Kut
