Roman (Dünya Edebiyatı) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman (Dünya Edebiyatı) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2010 Çarşamba

KAZANAN YALNIZDIR (Paulo Coelho)


O gün evden çıkarken kitap okuyabilme ihtimalimin olmayacağını varsayarak bitirmek üzere olduğum kitabı attım çantama.Son dakikada kuaföre gitmeye karar verince kitapsız kaldım.En az 2 saat hiç birşey yapmadan duramayacağıma kanaat getirince hemen daldım gözüme ilk takılan kırtasiyeye.Seçme şansımın çok olmadığı dükkandaki en cazip kitap Paulo Coelho'nun son kitabıydı.Kuaförde ve sonraki 2 gün boyunca okuduğum 130 sayfadan hiç ama hiç zevk almayınca bıraktım "Kazanan Yalnızdır" ı...O kadar tanıdık buldum ki yazdıklarını cümleler beynime yer etmeden uçup gitti.Moda ve sinema dünyasını kullanarak insanın ruhsal boyutuna dair birşeyler söylemeye çalışmış ama bu sefer bence hiç mi hiç olmamışl...Sanırım sayfa sayısını fazla tutmak için biraz fazla kasmış.Ben yazarların belli yazma kapasiteleri olduğuna inanırım. Paulo Coelho'nunki geçmiş yapıtlarını referans alarak 250-280 arasında bence...Ama ortaya 400 sayfaya yakın birşey çıkarmaya çalışınca sonuç aynen bu kitaptaki gibi hüsran oluyor.Kitap o kadar uzak kaldıki bana 1 sayfa sonrasında güzel birşeyler olabilacağine dair umut bile bırakmadı .Kazanan yalnızdır benim güzel vakit geçirme hevesimi kıran bir kitap olarak kalacak hep aklımda.Belki sonuna kadar okumayı başarıp beğenen çıkar.Beni izleyenlerden isteyen olursa yanına ufak bir süpriz ekleyerek gönderebilirim haberiniz ola:)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

YABANCI KUCAK (Ian McEwan)


Bu kitap hakkında söylenebilecek herşey aşağıda söylenmişken bana sadece onaylamak düşer.
3 Tl'ye bu kadar hoş bir kitaba sahip olmak hala mümkün görünüyor.Listenizde bu gerilime muhakkak yer verin derim.Filmini izleyebilecek yer bilen varsa, hayrına bir haber verirse çok sevinirim:)

Yabancı bir yerde, tanımadığınız insanların arasında, daha önce hiç görmediğiniz sokaklarda özgürce yürüyebilmek, keşfedebilmek... Kime sorsanız yapmak istedikleri arasında sayılanlardandır gitmek; yabancılığı tatmak, başka bir yerde sorumsuz bir huzurun huzursuzluğuna gıpta etmek... 'The Comfort of Strangers'ı 1981 yılında yazmış Ian McEwan. 'Yabancı Kucak' adıyla bu ay Ayrıntı Yayınları tarafından 'Kara Ayrıntı' serisi içinde yayımlandı. Önce gözüm kitabın orijinal adına ve Türkçe çevirisine takıldı. Yabancının kucağı, konforu... Yeryüzünde insanoğlunun en rahat edebileceği yer kucaktır herhalde diye düşündüm sonra. Kucak; birinin kucağı, bir başka ülkede tüm o özgürlük zırvalarının arasında aslında tursitlikten kurtulma isteği; elinde harita sokak sokak dolaşanların erişemeyecekleri bir yer bulma, onların bilemeyecekleri yerelliğe dahil olma, belki bir iki dost, onların tanıdık sokakları, evleri ve sofraları... Venedik'te tatil yapan Mary ve Colin, turist kelimesinin sözlük anlamına uygun biçimde ellerinde haritalarla şehri tüketmeye çalışırken belki de tam bu noktaya takılıyorlar. Onları bu yabancı şehirde tanıştıkları garip adam Robert'e ve daha da garip görünen karısı Caroline'a gizliden gizliye iten şey bu oluyor... Tanışmalarından hatta bu çiftten düpedüz huylanmalarından sonra bile bilinçsizce indiklerini düşündükleri durağın Robert'lerin sokağı olması da bu sebepleydi belki...

Bütün gün dolanıp yemek yedikten sonra sevişmek ve marihuana içmek için kullandıkları, oda görevlisi tarafından tüm dağınıklıklarının temiz çarşaf kokularıyla değiştirilmesinden tarifi olmaz bir haz aldıkları otel odalarında tanıyoruz onları önce. Uyumlu, kendi içlerinde yaşanan küçük sorunları atlatabilen aynı şeylerden konuşabilen, bir de ikisi de son derece ince kemikli olan -bu konuda da oldukça uyumlu görünen- ve Venedik'te tatil yapan bir çift... Tatil boyunca yaşadıkları rutin günler küçük bir kırılmayla değişene dek her şey normal. Ancak çağımızın en başarılı İngiliz yazarlarından biri olduğu kabul gören -hatta çoğunluğa göre en iyisi- Ian McEwan, diğer romanlarında olduğu gibi 'Yabancı Kucak'ta da gotik romanın tüm gizemini ve tedirginliğini okuyucuya hissettiriyor. Okumaya ilk başladığınız andan itibaren başta da bahsettiğimiz yabancı bir yerde özgür olma huzurunun tüm huzursuzluğunu hissediyorsunuz. Bunun güzel bir tatilin romanı olmadığı, bu yabancı yerin ortasında onları bekleyen bir yazgı olduğu apaçık ortada. Ama ne Mary ve Colin ne de bir okuyucu olarak siz bunun adını koyamıyorsunuz bir türlü. Bir korku hep var ama ne?... Kitapta mekân olarak seçilen yerin Venedik olması da durumu tetikleyen özelliklerden biri tabii, belki de en önemlisi. Haritasız sokağa çıkan insanların kolayca kaybolabildiği, artık öğrendiğini sandığı anda bile karşısına bilinmedik bir sokağın birden çıkabildiği, alabildiğine güzel ama bir o kadar gizemli şehir: Venedik. Mary ve Colin için bahsettiğimiz kırılma noktası bir akşam yemek yemek için geç kalmalarıyla başlıyor ve ikili bütün lokantaların kapanmış olmasından muzdarip bir halde dolanmaya başlıyorlar. Haritaları evde ve çoktan kaybolmuş durumdalar. Robert tam da bu sırada karşılarına çıkıyor, onları kendi barına götürüyor ve son derece rahatsız edici bir arkadaşlık başlıyor. Mary ve Colin'e bu barda geçen sohbetleri sırasında çocukluğunu anlatan ve tamamen problemli bir insan olduğu her halinden belli olan -daha sonra bazı şeyleri göstere göstere, insanların gözünün içine sokarak yapanlar diye özetleyebileceğim bir suçlu türüne dahil olduğunu anlayacağımız- Robert, ısrarcı dediği dedik tam bir 'oranın her şeyi bilen herkesi tanıyan yerlisi' olarak karşımıza çıkıyor. İşte tam bu sırada kahramanlarımız bu barda, bu adamın hikâyesini dinlerken içten içe turistlikten sıyrıldıklarını hissediyorlar, turistlerin muhtemelen önünden geçmedikleri bu yerde yerliliğe terfi ediyorlar, onları bekleyen kötü sonu hazırlayan da bu oluyor belki... Çoğu romanı sinemaya aktarılan McEwan, 'Yabancı Kucak'ta yakaladığı kurgu, anlatım tarzı ve tasvirlerle sanki bunun ispatını yapıyor. Mary ile Colin'in cinsellik, şiddet ve sapkınlık üçgeninde yaşadıkları son on-on beş sayfalık bölümü kapsıyor ama McEwan'ın roman boyunca yarattığı müthiş atmosfer, sürükleyici ve hayalgücünü birebir tetikleyici anlatım bunun bir sinema filmi için çok uygun olduğunu ister istemez düşündürtüyor. Zaten Paul Schrader da bu kitabı1990 yılında beyazperdeye aktarmış.

Robert ve Caroline ile tanışmalarından ve bir geceyi onların evlerinde geçirmelerinden sonra Mary ve Colin tam beş gün odalarından çıkmıyorlar ve birbirlerinden bir dakikalığına bile ayrılmıyorlar. Birbirini derinlemesine anlayan, birbirini alabildiğine seven çiftin mutluluğun ve hazzın doruklarında geçirdikleri bu beş gün onları ve yaşamlarını kitabın cenneti haline getiriyor. Kahramanlarımızın mutlu anlarını tatile geldikleri bu şehirde dışarı çıkmadan otel odalarında yaşadıkları anlarda bulmaları, dışarıda bekleyenin kötülük olduğunu ve bunu Robert ve Caroline'ın birebir simgelediğini gözümüze gözümüze sokuyor. Kötülük dışarıda bekliyor, yabancı bir yerde Mary ve Colin sadece birbirlerine tutunarak geçirdikleri beş günde belki de en mutlu günlerini geçiriyor. Ama ne oluyorsa oluyor ve onlar odalarından, mutlu dünyalarından dışarıya çıkıyorlar. Dediğimiz gibi bir korku var ama ne? Mary ve Colin bir kötülüğün ortasında ama ne?... Bunu sanki onlar da biliyor ama birbirleriyle bile paylaşmıyor ve nedensizce kendilerini -aslında dostluklarından son derece rahatsız oldukları su götürmeyen- bu korkutucu çiftin sokağında buluyorlar. Üstelik Mary Robertler'in evinde gördüğü bir fotoğrafın Colin'in fotoğrafı olduğunu da anlıyor, kafasında bazı parçaları da birleşiyor ancak yol, sokak, vapur her neyse bu eve çıkıyor... Robert Colin'le beraber bara gidiyor, Mary ve Caroline çiftin evinde kalıp karşılıklı çay içiyor. Romanın cehenneminde Mary ve Colin birbirlerinden ilk kez ayrılıyor ve Robertle Caroline'ın sapkınlık ve şiddetle örülü yaşamları onlara bulaşıyor. Tüm kırmızılığıyla hem de... Cinsel sapkınlığın, şiddetin, orta yaşlı bir çiftin dünyaya öfkesinin kurbanı Mary ve Colin oluyor. Roman boyunca hissettiğiniz korku tüm varlığıyla ortaya çıkıyor ancak bu anda romanın başından itibaren yaşadığınız tedirginlik de son buluyor. Belki de bu anda korkuya karşı siz de Mary'le birlikte daha duyarsız kalıyorsunuz.




Filmden bir sahne(kitapta anlatılanın tıpkısı)


***Nedense her lafının başında"inanılmaz" sözcüğü geliyorsu aklına,belki Mary'nin ona inanmadığı korkusundan,belki de kendi kendine inanamadığından.(syf.16)


***Bir şeyler açıklamak gereksinmesini duyuyordu,Colin ile konuşacaktı. Caroline'in öyküsünü aklında kalan tüm ayrıntılarıyla anlatacak,sonra ona herşeyi açıklayacak, bu konuda kendi kurduğu ama henüz kesinleştirmediği kuramıda açıklayacaktı. Bu kurama göre,imgelem,yani cinsel imgelem, yani erkeklerin acı verme, kadınların ise acı çekme konusunda çağlar öncesinden kalan hayalleri öylesine güçlü ve tek örgütleyici ilkeyi biçimlendirmekte ve dile getirmektedir ki bu, tüm ilişkileri ,tüm gerçeği çarpıtmaktadır. Ama herhangi birşey açıklamadı. syf.124


Ayrıntı Yayınları(Kara ayrıntı serisi)
Çeviren: Pınar Kür
124 sayfa

18 Ağustos 2009 Salı

AT ÇALMAYA GİDİYORUZ (Pet Petterson)


Trond T yaşamının son yıllarında Norveç ormanlarına yerleşmiş ve köpeği Lyra ile yaşamaya başlamıştır.Yeterli parası olmasına rağmen yaşamına dair herşeyi kendi yapmaya çalışır ve en basit yaşamsal ihtiyaçlar için bile önemli emekler sarfetmeye başlar.Bir gece evinin civarında karşılaştığı eski bir tanıdık sayesinde ormandaki sakin yaşamı, 15 yaşına ait anılarla sekteye uğramaya başlar.Babasının 2. Dünya Savaşı sırasında İsveç'e direniş haraketine katılıp evrak geçişini sağlayabilmek için yerleştiği küçük bir orman köyüne Trond' ta gitmiştir.Tek arkadaşı Jon ile beraber geçirilen güzel günleri,Jon'un ortada bıraktığı tüfek mahvetmiştir.Tüfeği bulan küçük kardeşi Lars ikizi Odd'u yanlışlıkla vurmuştur.
Jon'un annesi ile Trond'un babası arasındaki yakınlık,Jon'un gidişi,babasının kente dönmek istemeyişi ve benzer görüntüler 15 yaşının anlamsızlığından çıkıp birer birer özel anlamlar yüklenmeye başlamıştır.Şimdi o özel anlamları doğru raflara yerleştirme zamanıdır.
Yaşlı bir adamın dilinden anlatılan, geriye dönük zaman dilimlerinden bol bol bahsedilen bir kitap "At Çalmaya Gidiyoruz".Konusu oldukça basite kaçsada anlatım dili ve anlatış biçimi çok hoşuma gitti.Bol bol kendi yaşlılığımı düşündürdü bana.Geriye dönüp baktığımda geçmiş yaşlarımda anlamlandıramayacağım şeyler hakkında ben neler yazardım acaba diye geçti aklımdan.Özellikle düşündürdükleri açısından baktığımda benim için etkileyici bir kitaptı ama herkese tavsiye eebileceğim kitaplardan biri değil kesinlikle.Bu arada kitabın hem Norveç Kitapçılar Ödülü'nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'nü kazandığını ve 2007'de New York Times gazetesinin yayımladığı "yılın en iyi beş edebiyat yapıtı" listesinde yer aldığını göz ardı etmemek gerekir.


***"Isırganları niye biçmiyorsun?" dedi.Orağın kısa sapınave ilerideki ısırganlara baktım. "Acıtıyorlar" dedim. Bunun üzerine yarım bir tebessümle bana bakıp hafifçe başını salladı.
"Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin " deyip bir anda ciddileşti, kulübenin duvarının dibine yürüdü, çıplak elleriyle yakıcı bitkileri kavradı, büyük bir sükunetle onları birer birer koparıp yığmaya başladı ve hepsini bitirene kadar durmadı. (syf.31)


***Belki Dickens' ta bunlar sorun olmayabilir ama Dickens okurken artık yitirilmiş bir dünyayla ilgili uzun bir şarkı okuyor gibisinizdir,bu dünyada her şey sonunda bir dengeye ulaşır, tanrıların gülümseyebilmesi için başlangıçta bozulan dengenin yeniden kurulması şarttır. Ekseninden sapmış bir dünya karşısında bir avunma,bir protesto belki ama artık böyle değil. Benim dünyam böyle değil ve yazgının yaşamlarımızı yönettiğini söyleyen insanlara hiç tahammül edemem. Sızlanırlar,ellerini ovuşturular,şefkat beklerler. Bence yaşamlarımızı biz kendimiz yaratıyoruz, en azından ben kendi yaşamımı yarattım, ne kadar değerli bir yaşamdır bilemem, bütün sorumluluğu da yalnızca kendi üzerime alıyorum . (syf.62)

***İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar,mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda birşeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler, olgular, duyglar değil; herhangi bir şey hakkkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinkiyle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz. Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar,bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız. (syf.66)

***Radyoyu açıyorum.İkinci kanalda haberler var. Grozni'ye Rus memileri yağıyor. Yine başlamışlar. Ama asla kazanamayacaklar, uzun vadede kaybedecekleri ortada zaten. Daha Tolstoy Hacı Murat'ta anlamıştı bunu ve kitap yüz yıl önce yazılmıştı. Aslında büyük devletlerin şu dersi bir türlü almamış olmaları, sonunda dağılacak olanın kendileri olduğunu anlayamamaları inanılır şey değil. Ama bütün Çeçenistan'ı yakıp yıkabilirler elbette.Bunu yapmaları ihtimali bugün yüz yıl öncesinde olduğundan daha yüksek. (syf.106)

***Ağlamaya başladım,çünkü bir gün bu anın geleceğini biliyordum ve dünyada en çok korktuğum şeyin Magritte'nin tablosunda aynaya bakarken sadece kendi kafasının arkasını gören adam olmak olduğunu anlamıştım. (syf.114)



***Sırtınıza batan bir kayanın üzerine yatıp fiyordun koyu karanlığında gözleriniz sızlayana kadar, uzay bütün genişliğiyle göğsünüze çöküp nefesinizi kesinceye yada tersine sizi yukarılara çekip bir daha asla geri dönmeyecek küçücük bir insan eti parçasına dönüştürünceye kadar izleyebilirdiniz bu sonsuz nehri.Yalnızca bunu düşünmek bile kaybolmaya yetebilirdi. (syf.117)

*** Avludan köprüye giden yolun yarısında Jon'un annesi birden dönüp arkasına baktı.Ayak izleri karda açıkça görülüyordu, ilkin yabancı adamın çiftlik yolundan yukarı çıkan ayak izlerini, sonra kendisinin evden çıkan ayak izlerini, sonunda avluda ikisinin bıraktıkları ve şimdi durdukları noktaya kadar gelen izleri gördü.(syf.127)

(Kitabın kapağına ilham veren satırlar bunlar olmalı)


***İçimde bir şeyler değişiyor,ben değişiyorum, çok iyi tanıdığım, gözüm kapalı güvendiğim, sevenlerinin sarı pantololnlu çocuk diye çağırdığı, ne zaman elini cebine daldırsa bir avuç parlak bozuk para çıkaran birinden çok daha az tanıdığım, elini cebine daldırdığında ne çıkaracağını bilmediğim birine dönüşüyordum.(syf.140)

***Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu,orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki bende aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum. Yalnızca dikkatimi toplayabilirsem hafızamın deposuna girip doğru rafta doğru filmi bulabilirim, onun içinde kendimi yitirip babamla birlikte ormana yaptığımız o at gezisini hala vücudumda hissedebilirim. (syf.193)


***Sanki bir perde inip bir zamanlar tanıdığım her şeyi örtmüştü.Yaşama yeniden başlamak gibiydi.Renkler farklıydı,kokular farklıydı,şeylerin içimde yarattığı duygular farklıydı. Yalnızca soğuk ve sıcak aydınlık ve karanlık, mor ve gri farklı değildi, korkmam ve mutlu olmam bile değişmişti. (syf.199)


***Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririrz. (syf.214)


Metis Kitap/ 214 sayfa

İlk Basım Şubat 2008

Çeviri:Deniz Canefe

Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora

5 Mayıs 2009 Salı

BEŞ KATLI YAPININ ALTINCI KATI ( R. Anar Rızayev)


Bu kitabın adını duyduğumda "Bende o evin altıncı katında oturmak istiyorum"diye geçirmiştim içimden.Beni kuvvetlice çeken kitap adlarından biriydi.Bazen kitapların isimleri içindekilerden daha fazla ilgilendiriyor beni.O isimlere o kadar çok anlam yüklerim ki okuyupta hayal kırıklığına uğramaktan korkarım.İçindekileri hiç merak etmeden,okumadan sevebildiğim kitaplardan biridir bu kitapta:)

Yukarıda ki yorumu bir sene önce Evvelzamaniçinde'nin bu kitap için yazdıklarının altına eklemişim.Kitap hakkında ilk söyleyeceğim şey kesinlikle hayal kırıklığına uğramadım.Eskiden okumadan sevebildiğim bir kitap olduğunu düşünüyordum,şu anda ise okunması gereken bir kitap olduğunu...
Kadın ve erkek ilişkilerine dair bilinen bir konusu olsada okuduktan sonra kendine özel bir öykünün anlatıldığını gördüm.Hatta kendimi izinsiz olarak bir çiftin mahremiyet alanına girmiş gibi hissettim.Bir annenin korumacı tavrının ne boyutlara gelebileceğini farkettim.Başkalarının hayatları hakkında(ki bu kişi en yakınımızdaki olsa da) kendimizce yaptığımız yorumların,onların yerine düşünmemizin ne kadar anlamsız olduğunu ve çok yanlış olaylara sebebiyet verebileceğini bir kez daha onaylatttırmış oldum.
İnsani duyguların ülke,kültür tanımadan herkeste aynı olduğunu bir kez daha hissettim.Yoksa Tehmine nin söylediği "Senden mene yar olmaz" (Asef Zeynallı) türküsünü bir defa dinleyince içindeki kederi kalbimde nasıl hissederdim...?









Ya da soldaki "Moskviç" marka yerine alınan sağdaki "Volga" arabayı görünce Zaur'un yaşadığı insani zayıflığı nasıl anlayabilirdim...?
Benim okuduğum kütüphaneden alınmış eski bir kitap ve çok düzgün bir çeviri olmadığı halde okurken kesintisiz bir seyir sürdüm sayfalarda.İsimlerdeki değişiklik olmasa,şehir adı olarak Bakü ve Moskova geçmese asla bir Azeri bir yazarın yazdığını anlamazdım.Kitap bu yönüylede Türk Cumhuriyetleri denince nasıl bir ortaklığın anlatılmak istendiğini kanıtlıyor.
Bence Kültür ve Milli Eğitim Bakanlığının bu tarz kitapların yeni baskılarını yapıp uygun fiyatla satışını yapması gerek.Ayrıca Sevgili Elektra kitap etkinliğimizde Zeren'e hediye etmişti bu kitabı.Bu bile benim için kitabın okunmasını gerekli hale getirdi.
Gökten birsürü elma düştü:Biri bu kitabı yazana,biri okuyana.3 tanesi kitabın okunmasına vesile olan Elektra'ya,Evvelzamaniçinde'ye ve Zeren'e...Diğerleride 5 katlı bir binada 6. katında olabileceğine inananlara...

****Zaur " Umarım Amerikayı'da görmek nasip olur Firengiz ile birlikte ..." diye düşündü ve anında düşündüklerinin abes ve gereksizliğini sezdi.Ne de anlamsızdı tüm bunlar.Amerika'ya yolculuk etme isteği.Buraya Afrika'ya gelmeleri.Burada bu yabancı kıyılarda sessizlik ve dinginlik,dirlik arayışı.Her şeyi unutma isteği...Çünkü hiçbir uçak,hiçbir gemi,hiçbir taşıt aracı insanı kendisinden uzaklaştıramaz,geçmişinden ayıramaz.Ve mutlluk arayışı demişlerse bu da yollara düşüp mutluluğu fellik fellik aramak anlamına gelmez herhalde.Mutluluk yada mutsuzluk insanın kendi içindedir.Bir yük gibi taşırsın onu.Öyle bir şey işte.Nereye gidersen git,dünyanın öbür ucuna git,taşırsın bu değerli yükünü.Nereye gidersen git ne yiter,ne batar,ne azalır,ne artar. (syf.9)

****Görüyorsun,bu dakikalar var ya,bu Moskova'ya doğru uzanan otoyolda yürüdüğümüz dakikalar ,sen ve ben,mutluluk budur işte,Zaurik.Gerçeklerin en büyüğü bu.Bizim ikişkimizde başka anlam arama.Birlikte olduğumuz dakikaları dolu dolu yaşa...(syf. 65)

****Bilirsin ya,yaşam derler adına, her şey beklenir ondan.Gelecekte sen başka kadınlarla birlikte olursun.Evet kesin olursun.Ama böyle değil Zaur.Kimseyle böyle değil.Ne bileyim her şey olur,belki de çok hoşlandıkların olur ama böyle değil.Bunun aynen yinelenmesi olası değil...(syf.68)

****Ne söylememi istiyorsun Zaurik?Sana kaç kez dedim.Hakkımda ne derlerse desinler, umurumda değil.Bana göre insanın yalnız kendisiyle hesaplaşması gerekir.Hesaplaşıyor ve sonuçta aklanıyorsa,her şey vız gelir tırıs gider...(syf.75)

****Seven insan bencilleşir. Mutluluğunun herkese yayılacağını sanır.Oysa başkasının sevinci insanı ne kadar ilgilendirebilir?Çoğunlukla insanlar başkalarının sevinçlerine yabancıdır ve hatta kimi zaman kıskanır yada sevinçli gördüğü kimseyi kırmak ister.

Sevgi iki kişinin özel ilişkisidir.Burada üçüncü fazladır derler,ama çoğu zaman sırf bu üçüncüye gerek duyulur.İki sevişenin sevincinin tanığı gibi.Tanık sevişenlere ayna gibi gerekir.Aynaya bakıp kendi mutluluklarını görmek için...(syf.128)

****Nemet dediki :"Her halde insanlar ölürken tümden ölmüyor,tümüyle yok olmuyorlar.Böylece onları anan,onların seslerini yüzlerini belleğinde saklayan başka insanlar kalır,bu ölenler de böylece anılarda,düşüncelerde,hayallerde yaşarlar.Bizde Tehmine'yi anımsayan son insanlarız,en son kuşak..."(syf.233)

***Ne olur insanlar beş katlı bir yapıda altıncı katıın da olabileceğine inansalardı,ne olurdu sanki?(syf.237)


T.C. Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Basımevi
1. Baskı /1994 237 sayfa
Çeviren:İldeniz Kurtulan

15 Mart 2009 Pazar

KİMYA HATUN / Saide Kuds


Konya'da oturan Kerra Hatun eşinin ölümünden sonra gelen evlilik tekliflerinin hiçbirini kabul etmmeiştir.Kocasından miras kalan konakta iki çoçuğu ve yardımcılarıyla birlikte yaşarken birden Konya müftüsünün evlenme teklifini kabul eder.Bu evlilik herkesin hayatını değiştirecektir ama bundan en çok nasibi Kerra Hatun'un kızı Kimya alacaktır.Kimya istemeyerek girdiği bu yeni yaşama alışmakta zorlanır.Konya müftüsü Mevlana'nın üvey kızı olmak bile tahmininden daha fazla zorlar hayatını.Alışık olmadığı kurallar,haremdeki yaşlı kadınlar,yeni yeni gelişen bedeni ve ruhu sıkmaya başlar Kimya'yı.Mevlana'nın ilk eşinden olan oğlu Alaattin'de olmasa tüm hayat ona zehir olacaktır.Günlerini Alaattin ile, eski günlerini yad etmekle,geleceği için hayaller kurmakla geçiren Kimya Hatun'un hayatı Şems'in Mevlana ile halvete çekilmesi ile bir kabusa dönüşür.Sadece onun için değil başta annesi ve üvey kardeşi Alaattin olmak üzere herkesin hayatı bir günde tersyüz olur.Kimya Hatun kendinden onlarca yaş büyük Şems ile evlendirilir ve bu olay gencecik Kimya'nın sonuna giden yolun başlangıcı olur.

Kitap kendi içinde olaylara göre konulara ayrılsada asıl olarak 3 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Kimya'nın çocukluğu, ergenliği ve yaşadığı olaylar anlatılıyor.Şems'in Mevlana ile karşılaşmasından sonra olaylar bu iki kişi üzerinde yoğunlaşıyor.Onların ayrı bir mekanda halvete çekilmesi,yaptıkları tartışmalar,Şems'e karşı duyulan değişik hisler,bu olayların ev ahalisine ve Konya halkına tesirlerinden bahsediliyor uzun uzun...Son bölüm ise Şems ile Kimya'nın evliliği üzerine kurulu.Kimya'nın bu evlili neden kabul ettiği,tüm insani zaaflardan sıyrılmış Şems'in genç ve güzel Kimya karşısında nasıl farklılaştığı,bu farklılaşmanın Kimya'nın sonunu nasıl hazırladığı anlatılıyor.

Ana karakter Kimya çok tutarsız bir karakter olarak yansıtılmış.Sürekli olarak olaylara,insanlara bakışı değişiyor,duygu dünyası sürekli bir dalgalanma halinde.Bu sebeple Kimya'yı tam olarak oluşturamadım kafamda...Şems ise Mevalana'nın yoldaşı olarak değil de O'nu diğer insanlardan ve iman yolundan ayıran birisi olarak yansıtılmış.Gerçi kitaba karşı en büyük hayal kırıklığımıda burada araya sıkıştırayım.Ben bu kitabı daha biyografik bir yapıt bekliyordum.Okuduğum kitap tam olarak karakterleri ve birkaç olayı tarihten alınmış kurgu romanı...Aslında önemli kişilerin kurguda olsa romanlarını severim ama burada Mevlana olduğu için kurgu biraz bana hafif ve saptırılmış gibi geldi.

Kitabın yazarı İranlı olduğu için olsa gerek yabancı kelimeler var ama çoğu için dipnot verilmiş.Anlatımdaki en büyük eksiklik olarak belirli bir anlatıcının olmaması beni sıktı.Kitap aslında Kimya Hatun'un dilinden anlatılacak gibi kurgulanmış ama bazı yerlerde yazar mı konuşuyor,olayı yaşanlardan birimi anlatıyor, yoksa Kimya'mı aktarıyor analayamadım.Kimya'nın bilmesine olanak olmayan olayları anlatması ise kitabın inandırıcılığını iyice zayıflatıyor.

Kimsenin bahsetmediği Kimya'ya ve Şems'in evliliğine kurguda olsa değinmesi hatırına beğeni listemin ortalarında bir yerlere koyuyorum kitabı.İran'da büyük ilgi gören ve İran'ın 2006 Parvin Etesami Edebiyat Ödülü'nü alan bu ilk kitap için söyleyeceğim son şey,vaktiniz varsa kurgu olduğunu unutmadan okuyun ama beklentilerinizi azaltın alacaktır.





***Baba sevgisinden mahrum kalmış olmam,beyaz hayat defterimdeki tek kara lekeydi.Şimdiye dek kimse bana gerçek aşkın erkeklere ait bir hak olduğunu,dolayısıyla babam olsun veya olmasın bir erkeğin eninde sonunda annemi benden alacağını ve beni bir düğün alayının çıkardığı toz bulutları arkasında yalnız bırakacağını anlatmamıştı.(syf.39)

***Günler geçmek bilmiyordu,işte o zaman anladım ki saat,zamanın ölçüsü değildir.Lala da benim gibi düşünüyordu.Tanrı'nın, "Bir gün binlerce güne dönüşebilir " diye buyurduğunu söylüyordu. (syf.44)

***Aramızdaki şey bir mumdan yükselen ışık gibiydi;" Hem gerçek hem yalan!Lakin daha sonra mutluluğun mumda değil de onun yükselen ışıklarında olduğunu anladım.Görebildiğin kadarıyla yetinmen gereken bir şeydi.Mumun ışığını tutmaya çalışıcak olursan mum sönecek,ışık gidecek ve elin yanacaktı."Varlık alemindeki mutluluk,mahiyetten daha fazla hisssedilen ve hayalden daha çok aynileşen bir olguydu,benim ruhum ise bu iki arasında gidip gelen bir berzahı yaşıyordu.(syf.153)

***Hastalıklı bazı hatipler,saf ve temiz kalpli müminleri korkutmaktan haz alıyorlar.Ayet ve hadisleri,barbar görüşlerine göre yorumluyor,kendi halet-i ruhiyeleriyle uyuşan esaret sahnelerini anlatmaktan geri kalmıyorlardı.Öyle ki avamdan kimileri,duyduğu işkence sahnelerinin ruhlarında yarattığı tahribatla nara atıyor,bayılıp yere düşüyordu.Bayılanların sayısı arttıkça minberdeki hatibin de ünü ve itibarı artıyordu.Fakat kimse,insanların duyduğu bu azap rivayetlerine rağmen günaha bulaşmalarını anlamıyordu.Nasıl oluyordu da onca gözdağı vermeye rağmen şehirde rahatlıkla günah işlenebiliyordu?Oysa günahın cezasını en iyi onlar biliyordu.(syf.173)

***Şems'i omuzlar üzerinde medresenin kapısına kadar götürdüler.Hüdavendiğar'ın o çok önemli vuslat anınında ne yapacağını gözleriyle görmek istiyorlardı.Eğer bu buluşma anını aşık ve maşukun kendisine bırakacak olsalardı,onlar bu vuslat şerbetini
bomboş bir çölde veya sonsuz bir okyanusta,tanınmayan küçük bir sandalda içmek isteyeceklerdi.Oysa kimse onların anlık heyecanlara gelen avmdan,yabancı gülücüklerden ve riyakar insanlardan uzaklaşmak içinömürlerinin geri kalanını vermeye hazır olduğunu bilmiyordu.(syf.209)

***Şems,Tanrı'nın kendisiyle neden oynadığını anlayamamıştı.O dünyevi bağlılıklardan tek tek kurtulduktan ve nefsini arındırdıktan sonra durgun ve sınırsız bir okyanusa ulaşmıştı fakat yorgun ruhunun yabani bakışlar altında Yusuf gibi berrak sularla dolu kör bir kuyuda tutsak edildiğini hissediyordu.(syf.211)

***Ama dünya ve dünya içindeki şeylerin,diğerine kavuşmayı bekleyenlerin değil,dileğine dört elle sarılan cesur ve yaratıcı insanların elinde olduğunu asla anlayamamıştı.Doğanın bu kanununu anlayamamıştı.Böyle olmadı mı saçını başını yolacağını,hasretten eriyip gideceğini ve sadece güçlülerden arta kalanı yiyeceğini kavrayamamıştı.(syf.220)

***Zaten ne çekiyorsak,şu kör olasıca kötülüklerin anası gözden çekiyoruz!Öfkelenip Adem'e bağışladın o gözü,sonra onu cennetinden attın.Doğru,senin zail olmaz nişanelerinden birisidir,amenna,fakat ne yazık ki ne kemalden ne de marifetten nasibini alamamıştır ve diğer duyu organlarına oranla daha çabuk aldatılıyor ve aldatıyor.Zaten görevi bu onun.Gözü Adem'e verdikten ve onu şeytanla beraber yeryüzüne sürgün ettikten sonra dünya bir an olsun rahat yüzü görmedi.Boşuna,çeşm kötülüğün çeşmesidir ,dememişler.
Şu göz,tevhit ve mahiyeti renklere,şubelere ayırıyor;eğer o olmasydı kesinlikle hiçbir girift konu kalmayacaktı.Eğer hakikati görme kabiliyetine sahip olsaydı,Adem cennetten kovulmayacaktı.Tüm hicapların nefsidir o!Kalp gözümüzü köreltsin diye mi bu kör olasıca bir çift gözü verdin bize?Tek hedefi diğer duyu organlarını bataklığa çekmeye çalışan görme kaygısıdır onunki.Göz olmasa mahiyet olmayacaktı ve mahiyetsiz bir dünyada hasseler tevhide koşacak,şeytan ortalıkta rahatlıkla cirit atamayacaktı. Hepimiz vücut ve vahdetin şarabıyla mest olacaktık(syf.248)

***Gamın tek taraflı olabileceğini fakat mutluluğun karşılıksız olamayacağını bilemeyecek kadar aşkın kanunundan gafildiler bu sefiller.(syf.251)

***Bil ki ezeli ve tanrısal aşk tevehhüm(evhamlanmak) değildir.Dokunabilirliğin yanı sıraispatlanacak birşeydir.Tanrı'ya özgü bu aşk,yeryüzüne ait ne kadar müebbet zuhurat(birden oluveren şeyler) varsa hepsinin anasıdır.Tüm sanatların anasıda odur.İşte bu yüzden zamn denilen ilet sanatın özünü aşındırmaz.Aşındıramadığı gibi hergün yalız sanatlara bir yenisini daha eklemek zorunda kalır.Eğer rebap,çenk ve çegane seni alıp göklere götürüyorsa aşkın haraketi ve yalız sanatın bitimsiz gücü ile götürüyorlar.Hakeza yalız,katıksız bir şiir,üzerinden binlerce yıl geçse dahi taravet ve canlılığından bir şey kaybetmiyorsa eğer,bu,ilahi aşkın sayesindedir. İlahi aşkın büklüm büklüm onda görülmesindendir.Eğer sen Belh'ten ben de Tebrizden kalkıp buralara kadar geliyor ve Konyalı kavvalın nağmeleriyle manevi bir aleme seyrediyor ve lahuti cilveleri müşade ediyorsak,bu ilahi aşktır.(Syf.270)

***Ve artık şunu da biliyorum ki seninle işim bitti.Senin fakihlikten,ilim denen hicaptan ve o kahrolası medreseden kurtulman için çabaladık.Sen ise yüzyıllık bir yolu bir gcede kat etmeyi başardın.Eğer devamı gelsin istiyorsan kendini iyi tanı.Her ne rarasan kendinde ara.O Huten ceylanının başına gelenleri aklından çıkarma.Artık senin bana ve benim gibilere ihtiyacın yok.(syf.271)

***İman en çok aşktan doğarsa iman olur.Vuslata sebep,mutluluğa yol ve dostluğa izin verip ayrılığı ortadan kaldırabilirse iman olur.Aşktan gafil müminlerden Tanrı' ya sığınırım!(syf.293)

***HAKİKAT,GÜZELLİK VE YALIN BİR YAŞAMDA OLUP ALABİLDİĞİNCE YAKINIMIZDADIR AMA MAALESEF DÜNYA,BAŞ DÖNDÜRÜCÜ BİR OYUNUN İÇİNDE BOCALAYIP DURMAKTADIR:AVAM KENDİ SEVDASINDA,ALEM KENDİ SVEDASINDA,ŞEYH,SUFİ DE KENDİ SEVDASINDA.ZAMAN VE MEKAN İSE KENDİ İŞLERİYLE UĞRAŞMAKTA...ONLARA SADACE VE SADECE RENKLERİN ÖTESİNİ KEŞFETMEK,ORAYI GÖRÜP OKUYABİLMEK İÇİN DAHA ÇOK DUA ETMELERİNİ HATIRLAT.SADECE RENKLERİN ÖTESİNİ BİLSİNLERE,BAŞKA BİR ŞEYİ DEĞİL.ZİRA BİLENLE BİLMEYEN HİÇBİR ZAMAN BİR OLMADI,OLMUYOR VE OLMAYACAKTIR...(syf.295)
300 Sayfa / Sonsuz Kitap(Yakamoz Yayıncılık)
Farsçadan Çeviri: Veysel Başçı
1. Baskı Aralık 2007

21 Aralık 2008 Pazar

AŞK VE ÖBÜR CİNLER (Gabriel Gracia Marquez)


Sonunda bilgisayarım tamir oldu.Daha doğrusu tamir ettirecek vaktimiz oldu.Bu kadar alışınca internete 1 hafta ayrı kalmak gerçekten biraz zorluyor insanı.Sonunda kavuştum ya ,bunun şerefine hemen "Arkamda Bıraktıklarım"dan bir kitabı paylaşayım istedim.Sıcacık sahlebimide yanıma alıdım ve başlıyorum.

Bu kitabı bana Ruhumun Dağı:),Nam-ı diğer Bahar Karları göndermişti.Kendileri zaten bendeki Marquez sevgisini başlatan kişi olur.Yazarın,gazetecilik yaptığı zamanlarda tanık olduğu bir olaydan yola çıkarak yazdığı kitabın konusu ;22 metre 11 santim uzunluğundaki bakır renkli saçların sahibi, çok eski bir manastırın mezarlığında yatan küçük bir kız çocuğudur.

Sierva Maria adındaki bu kız, birbiriyle aile bağı olmayan zengin bir anne-babanın çoçuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kendinden ve paradan başka sevgilisi olmayan annesi ve yıllar önce ruhundan ve kendinden vazgeçmiş olan babası ile yaşamak küçük kızın da hayat şeklini değiştirmiştir.Evlerinde yaşayan Afrikalı kölelerle birlikte zaman geçirip,onların alışkanlıklarını kazanmıştır.İçindeki gariplik,Afrikanın gizemiyle birleşince küçük kız ailesinden iyice uzaklaşır.

Bir çarşı gezisinde Sierva Maria'nın kuduz bir köpek tarafından ısırılmasıyla başlar kitabın asıl hikayesi.Annesi çeversinden utandığı için olayı saklamaya çalışır,babası ise geç kalınmış bir merhametle kızını iyileştirmek için yolar arar.Yapılan yanlış tedaviler zaten az olan belirtileri körüklemiştir.Çoğunluk kızın içine cin girdiğini düşünmektedir ve kızının ölmesini istemeyen baba ,onun bir manastıra kapatılmasına onay verir.Genç rahip Cayetano Delaura, Sierva Maria'nın içinde var olduğuna inanılan cini çıkartmakla görevlendirilir. Delaura'nın kızı anlaması,onun içindeki duygu boşluğunu yakalaması,hırçınlığının sebebinin cin değil sevgisizlik olduğunu çözmesi ile bu iki insan arasında inanılmaz bir aşk başlar.Tabii bu aşk ikisininde sonunun görünmeyen habercisidir.

Kitabı okurken bir el yakalıyor sizi ve içine çekiveriyor,zaten karşı koymakta içinizden gelmiyor. Sierva Maria'nın sevgisizliği ve ailesinden uzaklığı içime gerçekçi bir sıkıntı düşürdü .Delaura'nın sevgisi için acı çeken bedeni ve benliği,sevgilisine okuduğu şiirler "Evet,aşk bir cindir." dedirtti. Kitabın sonu yüreğimi allak bullak etti ve fırlattığı girdapta bir süre bekletti.Okurken hiç sorun yaratmayan çevirisiylede akıp giden bu kitabı tavsiye etmekten etmekten başka diyecek sözüm kalmamıştır.


Not:Resimdeki kitap kapağı benim okuduğum baskıya ait değil,en ksıa zamanda aslını koyacağım.

***"-Kızı cin çarptığını söylemedik biz."dedi,"yalnızca öyle olduğunu düşündürecek nedenler olduğunu söyledik."
-"Gördüklerimiz herşeyi kendiliğinden anlatıyor ."dedi başrahibe.
-"Dikkat edin."dedi Delaura."Bazen anlamadığımız bazı şeyleri,tanrının anlamadığuımız şeyleri olabileceğini düşünemden,şeytana yorarız."(syf.101)

***-"Ne kadar uzaklardayız!" diye içini çekti.
-"Neden?"
-"Kendimizden" dedi piskopos."İnsanın öksüz olduğunu öğrenmek için bazen bir yıla ihtiyacı olması sence haksızlık değil mi?"Bir yanıt alamayınca da ,hasretini açığa vurdu:"Bu gece İspanya'da uyuyor olmalarının yalnızca düşüncesi bile içimi korkuyla dolduruyor."
-"Dünyanın dönmesine karışamayız," dedi Delaura.
-"Ama bize acı vermemesi için bunu bilmezlikten gelebilirdik," dedi piskopos."Galile'ye asıl gereken,inanç değil yürekti." (syf.119)

***-"Bunun yasaklanmış bir kitap olduğunu biliyor musunuz?"
-"Son yüzyıllardaki en iyi romanların hepsinin yasaklandığı gibi,"dedi Abrenuncio.(syf.143)


Can Yayınları /184 sayfa

1.basım :1994 /10.basım:ocak 2008

İspayolca aslından çeviren:İnci Kut


Kapak resmi:Henrı Rousseau/Gümrükçü (Benim okuduğum baskıdaki)

23 Eylül 2008 Salı

SAHİLDE (Ian McEwan)

“Gençtiler,eğitimliydiler ve o geceye,düğün gecelerine kadar ikisi de kimseyle yatmamıştı;cinsel sorunlar üzerinde konuşmanın neredeyse olanaksız olduğu bir çağda yaşıyorlardı.Zaten ne zaman kolaydır ki..” cümleleriyle başlayan bu kısa romanı anlatırken biraz farklı bir yol izleyeceğim. Konuyu kitabın arka kapağından alıntılayacağım.Üşendiğimden falan değil kesinlikle; o kadar duru,güzel ve doğru olarak tanıtılmış ki kitap…”Turkuvaz Kitap”ın bu abartısız anlatımına gerçekten hayran kaldım.İşte bahsettiğim arka kapak yazısı:


""İngiltere'nin seçkin ve varlıklı bir ailesinden gelen, keman öğrencisi Florence ile babası bir kasaba okulunda müdür olan Edward, evlendikleri gün Chesil sahilinde bir otele, balayını geçirmeye giderler. 60'lı yılların başında, tabuların henüz yıkılmadığı, cinsel özgürlüklerin açıkça konuşulmadığı, toplumsal baskıların kendini hissettirdiği, karşı cinsten iki kişinin ancak evlilikte birleşebildiği günlerde geçen Sahilde, aslında bir akşam yemeğinde başlayıp şafak sökerken biten uzun, sessiz ama duygu fırtınalarıyla geçen bir sahne. İngiliz toplumunun farklı sınıflarından gelen, evliliğe ve cinselliğe farklı açılardan bakan bu iki genç, o otelde geçirdikleri birkaç saat boyunca, bulundukları ânın gerçeğine uyum sağlayabilmek için çabalarken, ister istemez geçmişlerine doğru acıtan bir yolculuğa da çıkarlar. Tiksinmekle zevk almak arasındaki gizli bağı kurcalayan, çoğumuzun içinde var olan iki kişiliğin arasındaki mesafeye yuva kuran korkuları ve içsel çelişkileri de ustalıkla anlatan ve beklenmedik, çarpıcı bir sonla biten bu küçük roman, aşkın her şeye çözüm olup olmayacağı sorusunu da yanıtlıyor. Ian McEwan'ın tartışılmaz ustalığıyla, dünyanın hemen her yerinde çarpıcı değişimlerim yaşandığı, '68 kuşağına götüren '60'lı yıllara derin bir bakış açısı da sağlayan Sahilde, 2007'de İngiltere'de iki önemli edebiyat ödülünün sahibi oldu. ""


Kitap kısa ama oldukça yoğun,sanırım bu ele aldığı süreylede alakalı.Geri dönüşümlere rağmen asıl zaman düğün gecesi...Sabaha kadar devam eden olaylar ve konuşmalar, geçmişle harmanlanarak anlatılmış.Tek sorun (bu kadar kısa zamana ve kısıtlı mekana sığdırılmış tüm kitap ve filmler gibi) çiftin ilerleyen yıllarının çok ama çok hızlı geçilmesi.Bu hızlı geçişte romana tat katabilecek bir sürü ayrıntı var oysa.

Benim bu kitabı almamda en büyük etken 2 hafta içinde yayınlanan 4 kitap ekinde de(hepside birbirinden farklı gazetelere ait) kitaptan övgüyle sözedilmesiydi haberiniz olsun Dili oldukça akıcı olan kitabın bana sıcak gelmesinin bir nedenide çevirenin adı olabilir, çünkü İlknur Özdemir benim en sevdiğim kitaplardan birininde çevirmeni aynı zamanda .Kitaptaki, çakıl taşlarının sahile sıralanması(ki yazar bu taşlar yüzünden para cezası alıyormuş nerdeyse) ve kitabın sonundaki ithaf’ta otelinin yokluğunun tarifi hikayelerini de çok beğendim.Keşke birde kitabın kapağına hikayenin geçtiği sahili anımsatan bir resim koysalarmış…

Ayakları yere basan kahramanlar,kuvvetli ve gerçekçi bir gözlem,komik duruma düşmeden ve absürt olmadan anlatılabilen cinsellik,ilişki psikolojisi ve yerini sağlamlaştırdığı söylenen bir yazar sizi memnun edecekse "Sahilde" bu talepleri karşılayabilecek bir kitap.Bunun üstüne hala seyretmemiş olduğum “Kefaret” iyi gider dimi?



***Bunu sözcüklere dökmese de Florence’nin suskunluğu,kendi cehaletine ,özgüven eksikliğine uyuyordu;daha kösnül,daha arzulu bir kadın,çılgın bir kadın,Edward’ı ürkütebilirdi. (syf.25)

***Ve onları engelleyen neydi?Kişilikleri ve geçmişleri,çekingenlikleri,titizlikleri,hak görmemeleri,deneyimsiz olmaları yada rahat davranamamaları ,sonra dinsel yasakların ucuna takılmaları,İngilizlikleri ve sınıfları ve tarihin kendisi…Fazla bir şey değil…(syf.90)

***Öfke.daha önce sabrının sonuna geldiğini düşündüğü sırada bastırdığı bir iblis…Şimdi yalnızdı,o öfkenin patlamasına göz yumabilirdi,nasıl da ona yol vermek geliyordu içinden.Bunca aşağılanmadan spnra özsaygısı gerektiriyordu bunu.Hem sadece düşünmenin ne zararı vardı? (syf.122)

***Florence bütün bunları önceden biliyordu-nasıl bilmezdi?- ve Edward’ı kandırmıştı.Saygınlık kazanmak için bir koca istiyordu o,ya da annesiyle ababsını hoşnut etmek için,ya da herkes öyle yaptığı için.Yada bunun harika bir oyun olduğunu sanıyordu.Edward’ı sevmiyordu,erkeklerle kadınların birbirlerini sevdikleri gibi sevemezdi,bunu biliyordu ve Edward’dan gizlemişti.Dürüst değildi. (syf.124)

16 Eylül 2008 Salı

NARZİSS VE GOLDMUND(Hermann Hesse)




Çadırda kaldığımız dönemde,hamakta yayılıp,dalga seslerini kulağıma fon yapıp okuduğum bu güzel kitabı anlatmakta daha fazla gecikirsem,hem kitaba hemde bu kitabı bana hediye eden kişiye karşı mahçup olacağımı düşünüyorum.Bu sebepledir ki başlıyorum elimin elverdiğince yazmaya...

Mariabronn manastırında kesişen iki hayat...Biri çok genç yaşına rağmen manastırda öğretmen ayrıcalığını kazanmış,zeki,bilge ve yakışıklı rahip adayı Narziss...Diğeri babası tarafından manastıra getirilen,canlı,hayal dünyası geniş,çocuksu ruha sahip Goldmund...Birbirlerine zıt karakterlere sahip bu delikanlıların öyle bir özelliği vardıki,tüm farklılıkları bir kenara itiliyordu:İkiside başkalarında rastlanmayan yeteneklerle donatılmış,ikiside kendilerini özel hissettiren bir sesi içlerinde taşıyorlardı.

Çok geçmeden bu iki genç,başkalarını kıskandıracak,hiddetlendirecek kadar birbirlerine hayranlık ve ilgi beslemeye başlarlar. Narziss,öğretmenliği sebebiyle Goldmund'a karşı mesafeli durmaya çalışmaktadır fakat ilerleyen zamanla beraber dostlukları inanılmaz bir güzelliğe ulaşır.Goldmund'un yazgısında kendi bilgeliğnin kaybolmuş yanını; sanatçılığı gören Narziss bunu Goldmun'a anlatmakta oldukça zorlanır.Zaten aralarındaki tüm sevgiye rağmen Goldmund, Narziss'in kendisini anlamadığını,kendisine hep öğretmeni gibi davrandığını düşünmektedir.

Goldmund'un hayatında eksik olan anne figüri,Narziss'in kışkırtmasıyla açığa çıkar ve yaşadığı duygusal açılımı kaldıramayan Goldmund hastalanır.Fakat bu hastalık Goldmund'un gerçekten ne istediğini anlamasına yardım eder,o bir rahip olmak istememektedir.Narziss ise tamda bu görev için yaratıldığının farkındadır ve keşişlik görevini hakkıyla yerine getirebilnmek,inzivaya çekilip çile doldurmak istemektedir.

Goldmund şifalı bitkiler toplamak için birgün manastırdan çıkar ve bir kadınla karşılaşır.Gençlik ateşiyle tutuşan Goldmund aşkı tadar ilk defa ve anlarki onun yeri manastır değildir.İnzivadaki dostu Narziss'e de haber vererek manastırdan ayrılır ve kendini hiç bilmediği bir hayatın kollarına atar.Uzun bir süre göçebe bir hayat sürer,türlü macarelar yaşar,veba'dan harap olan şehirlerden geçer,ölümün soğuk yüzünü en acımasız haliyle görür,aşkın her türlüsünü tadar, rüyalarında Narziss ile konuşur.Tüm bu olanların kendisine hiçbirşey kazandırmadığını, hayatını heba ettiğini düşünmeye başladığı anda gelişen olaylar,kaderinin seyrini değiştirir Goldmund'un.

Birgün birbirleriyle karşılaşmak umuduyla yaşayan bu iki insanın hayatlarına ilişkin son ayrıntılar burada anlatılmayacak kadar heyecan verici.Zaten kitabın başlarında ikisi arasında geçen ve konusunu ölüm,yaşam,aşk,sanat,cinsellik,akıl,mantık,tutkunun oluşturduğu felsefi konuşmaların devamını kitabı okumaya başlayınca merak ediyorsunuz.Birde bu mesaj dolu konuşmalara Goldmund'un maceralı yaşamı eklenince kitap okunması gerekli kitaplardan biri haline geliyor.

Alman edebiyatına karşı istemsiz olarak geliştirdiğim önyargımın yıkılmasına sebep olan bu kitap, öncelikle bana hediye eden kişi sebebiyle benim için özel bir yere oturmuş durumda.İçinde kendimi bulmam,hayata ve yaratılışa dair inançlarımı teyit edebilmiş olmam da bu kitabın özel olmasına kesinlikle katkıda bulundu.Dilinin akıcılığı,okumama ayrı bir zevk kattı.Dostluk temelleri üzerine kurulu ,insan yaşamını irdeleyen en iyi romanlardan biri diyebilmeme hiçbir engel yoktur yani:)

Okurken yazarın bazı görüşlerini ,özellikle yaratılış ve yaşam gayesi hakkında olanları kendime yakın bulabilmem bana oldukça garip gelmişti.Daha sonra okuduğum kaynaklarda yazarın Doğu edebiyatına ve mistisizmine düşkün olduğunu, ayrıca bireysel bunalımlara çözümü Doğu felsefesinde aradığını öğrenince bu şaşkınlığım geçti.Sonuçta hangi din,hangi ırk,hangi milete ait olursa olsun hümanist bir insanın kendini her yerde belli ettiğini bir kez daha anladım.1946 nobel ödülü sahibi olan yazarın diğer kitaplarınıda okumayı gerçekten istiyorum.Diğer kitapları hakkında hiç bilgim yok ama yazarla tanışmak için "Narzizz ve Goldmund" oldukça iyi bir fırsat olabilir.Şimdiden iyi okumalar:)

***Artık kendi içindeki yaşamdan başka gerçek ve diri bir şey kalmamıştı.Goldmund için,kalbinin ürkek atışları,özlemlerin acılı iğneliyişleri,düşlerinin sevinç ve korkularından başka hiçbir şey.Bunlardı onun yeri ve kendini bunların eline teslim etmişti.(syf.75)

***Şaşılacak şey,diye düşündü,binlerce küçük yapraktan her biri bu minicik yıldızlı göğü işlemiş kendi yüzeyine,bir gergef işler gibi incecikten.Her şey ne kadar şaşırtıcı,ne kadar akıl erdirilemeyecek gibiydi,kertenkeleler,bitkile, taşlar,kısaca her şey!(syf.77)

***Oysa kendisi,Goldmund,yirmi yıl sonra ne duruma gelecekti kim bilir?Tanrım,her şeyde bir anlaşılmazlık,aslında bir hüzün saklıydı,beri yandan her şey güzeldibu haliyle.Hiçbir şeye akıl sır erecek gibi değildi.İnsan yaşıyor,yeryüzünde oradan oraya koşturuyor,at üzerinde ormanlardan içeri dalıyordu ve çevresindeki pek çok şey gözlerini dikip istekle,sözverilerde bulunup özlem uyandırarak kendisine bakıyordu(syf.78)

***Dostu ölesiye yorgun,bedeninden canı çekilmiş,soluk yüzü ve bir deri bir kemik elleriyle kerevette tıpkı ölü gibi yatıyorkeb,Goldmund'u görürü görmez kendini toparlayıp güler yüzle onunla ilgilenmiş,üzerinde hala kadın kokusunu taşıyan sevdalanmış dostuna kulak verip söylediklerini dinleyerek iki tövbe ve istiğfar arasındaki bu kısa dinlenme süresini onun uğrunda gözden çıkarmıştı!Bu çeşit bir sevginin de varlığı şaşılacak,harilulade bir şeydi,böyle bencillikten uzak,tamamen manevi bir sevgini varlığı.Bugün kırda güneş altında yaşanmış sevgiden,duyuların hiçbir sorumluluktanımayan bu esrik sevgisinden ne kadar değişikti.Ama yine de her ikisi de sevgiydi bunların...(syf.86)

***Şu kadınlara ve sevgilerine akıl sır ermiyor diye düşündü;gerçekte uzun boylu konuşmak gereksizdi,ağzından çıkan bir tek sözle kadın ona buluşacakları yeri tarif etmiş,geri kalan şeyler için sözcüklerden başka yollara başvurmuştu.Neydi bu yollar?Gözleriyle anlatmıştıörneğin,evet,biraz kısık bir sesle,bir başka şeyle sonra,bir kokuyla belki,insanın cildinden kopup gelerek erkeğin kadını,kadının erkeği arzuladığını hemen karşısındakine gösteren o nazenin hafif kokuyla...Tuhaftı doğrusu,görkemli ve çarpıcı bir dil gibiydi ve kısa zamanda Goldmund bellemişti bu dili!(syf.102)

***Doğrusu rahat olduğu da söylenemezdi belki,ama vicdanını zaman zaman rahatsız edip bir yük altına sokan,zina günahını işlemesi ve kendini şehvetin kollarına atması değildi.Bir başka şeydi bu,bir isim bulup niteleyemediği bir şey...İşlenmemiş,ama doğarken kendisiyle dünyaya gözlerini açmış bir suçun uyandırdığı duyguydu.Belki de tanrıbilimde ilk günah denen suçun ta kendisiydi bu!Öyleydi galiba.Evet,yaşamın kendisinde suça benzer bir şey saklıydı,yoksa nArziss gibi öylesine temiz ve bilge biri ne diye bir mahkum gibi çile çıkarmak istesindi.Ya da kendisi,Goldmund,ruhunun derin bir köşesinde ne diye bu suçu hissetmeden yapamasındı?(syf.103)

***Gücü yetse de insan böyle bir tek çiçeği yaratabilse,ne büyük bir haz,ne büyük bir mutluluk duyardı bundan,Ne büyüleyici,ne soylu,ne anlamlı bir iş yapmış olurdu.Ama kimsenin harcı değildi,ne bir babayiğit,ne bir imparator,ne papa,ne de bir ermişböyle bir şeyin üstesinden gelebilirdi.(syf.104)

***Ama öyleyken kadınlarinki olsun,kendisinin ki olsun sevginin bu kadar ölümlü görünmesi,alevlendiği kadar çabuk doyuma ulaşması şaşılacak,beri yandan biraz hazin bir şeydi.Doğru muydu böyle olması?Öteden beri böyle miydi,her tarafta böyle mi?(syf.105)

***Kadınların sevgisi,cinsellik oyunu onun için her şeyden değerli,herşeyden üstündü,içinde sık sık hisettiği hüzün ve bıkkınlığın çekirdeği de haz denilen şeyin gelip geçiciliğinden ve ölümsüzlüğünden kaynaklanmaktaydı.Sevi hazzının birden ve kısa süre için insanı mest eden parlayışına,kısa süre özlemle insanı yakıp kavuruşuna,bir anda yine sönüp gidişine,tüm yaşantıların özü diye bakıyordu,bu onun için yaşamdaki tüm haz ve elemin simgesi olmuştu.Hüznün ve ölüölülüğün yüyleri diken diken eden korkusuna tıpkı sevgideki gibi aynı teslimeyetle bırakabilirdi kendini,bu hüzün de bir çeşit sevgiydi,o da hazadn başka birşey değildi.Nasıl sevginin büyük hazzzı kendini o en yüce,en mutlu gerilim anında kesinlikle açığa vurur,bir sonraki nefeste yine erir ve uçup giderse,en derin yalnızlıklara ve hüzne kendini kaptırışlar da bakarsın bir süre için vardır yalnız,ansızın içte duyulan şiddetli bir isteğin ve yaşamın aydınlık tarafına yeniden yönelişin pençesinde can verir.Ölüm ve şehvet aynı şeydi.Yaşamın anası sevgi ya da haz diye gösterilebileceği gibi,mezar ve çürüyüp kokuşma diye de nitelenebilirdi.(syf.174)

***Neden bu kadar duygusuz,kaba,akıl almayacak ölçüde aptal ve sersemdiler?Ne diye hiçbir şeyi görmezlerdi?Balık satan erkekler olsun,kadınlar olsun,alacakları balık üzerine pazarlık eden müşteriler olsun,neden bu ağızları,ölesiye korkmuş bu gözleri ve çılgınca sağı solu döven bu kuyrukları,bu boş yere sürdürülen tüyler ürpertici umarsız savaşı,olapanüztü güzel bu gizemsel hayvanlardaki o dayanılmaz değişimi,son nefeslerini vererek cansız serilip kalmadan,kendilerini gülüp oynayarak tıkınacak kişilerin sofralaraına çıkarılmak üzere içler acısı et parçalarına dönüşmeden önce nasıl en son hafif bir titreyişin can çekişen derileri üzerinde bir ürperti gibi gezindiğini görmezlerdi?Hiçbir şeyi görmüyordu bu insanlar,hiçbir şeyi bilmiyor ve hiçbir şeyin farkına varmıyorlardı,hiçbir şey sesini işittiremiyordu kendilerine.İster zavallı bir hayvancık gözlerinin önünde kuyruğu titresin,ister usta bir sanatçı bir ermişin yüzünde insan yaşamının tüm umudunu,soyluluğunu,acılarını ve insanı soluksuz bırakan tüm karanlık korkularını tüyler ürpertici şekilde canlandırsın,hiç fark etmiyordu,hiçbir şeyi göremiyor,hiçbir şeyden etkilenmiyorlardı.Hepsi de gülüp oynuyor ya da birtakım işlerle uğraşıyorlardı;sözde önemli işler peşinde koşuyor,acele ediyor,bağırıp çağırıyor,kahkahalar atıyor,birbirlerinin yüzlerine karşı geğiriyor,ortalığı gürültüye boğuyor,espriler yapıyor,üç kuruş için birbirlerine giriyorlardı; hepsinin de keyfi gıcırdı,hepsinin tıkırındaydı işi,kendi kendilerinden ve dünyadan şikayetçi değillerdi.(syf.182)

***Bazen anlamsızlıkların ve korkunçlukların seyrine umutsuzca kendini kaptırışlarından beklenmedik anda bir sevimç yeşerivermişti:Şiddetli sevdalanış,güzel bir ezgi mırıldanma arzusu ya da resim yapma isteği.Ya da bir çiçeği koklar,bir kediyle oynarken yaşamla o çocuksu uzlaşmaya yeniden kavuşmuştu.Ve şimdide kavuşacaktı yine,yarın ya da öbürsü gün;ve dünya yine o iyi ve kusursuz haline dönüşecekti.Yeter ki o düşünüp durmalar,can çekişen balıklara,sararıp solan çiçeklere karşı insanı soluksuz bırakan o umutsuz sevecenlik,insanların domuzlar gibi duygusuz yaşayıp gitmelerinden,alık alık bakıp durmalarından ve hiçbir şeyi görememelerinden duyulan dehşet yeniden çıkıp gelsindi.(syf.183)

***Ah,bir sazan balığının gözlerindeki altınsı parıltı,bir kelebek kanadının kenarlarındaki o tatlı ince gümüşsü tüyler,bu türden sanat yapıtlarıyla dolu bütün bir salondan bin kata daha güzel,daha canlı ve harikuladeydi.(syf.190)

8 Eylül 2008 Pazartesi

ÜÇ YANLIŞ ÜÇ CESET (Agatha Chrıstıe)



Taşınma telaşı içinde okuyabileceğim rahat bir kitap düşündüğümde, aklıma ilk olarak Agatha Chrıstıe geldi.Kütüphaneden edindiğim bu kitap tam bana göre çıktı.


Ünlü dedektif Hercule Poırot'un hiç yanlış yapmayan sekreteri Bayan Lemon,sık sık yanlış yapmaya başlar.Sebebini araştıran Poırot,sekreterinin, kardeşi olan Bayan Hubbard'ın çalıştığı öğrenci yurdundaki bazı sorunlara üzüldüğünü öğrenir.Bayan Hubbard'ın amirlik yaptığı yurtta anlamsız hırsızlıklar olmaktadır.Hırsızlıklar Hercule Poırot'un ilgisini çeker çünkü listede, bir gece ayakkabısının teki,taklit bir bilezik,pudriyer,ruj,küpe,eski bir flanel pantolon,kesilmiş bir ipek eşarp,bir steteskop,elektrik ampulleri, parçalanmış bir sırt çantası,asitborik, karbonat,yeşil mürekkep ve çorba içinden çıkarılmış bir elmas yüzük vardır.Hemen yurtta araştırma yapmaya başlar dedektif.Kısa sürede çalınan eşyaların bazılarının hırsızı ortaya çıkar fakat bu itirafla işle daha da karışmaya başlar.Çünkü hırsız itirafının ertesi günü ölü bulunur ve bu zamanla işlenecek diğer iki cinaytin sadece başlangıcıdır.Hırsızlıklarla cinayetler arasındaki bağlantıyı bulmak,katili yakalamak ise Hercule Poırot'a ve ve olayı araştıran Müfettiş Sharpe'ye düşmektedir.


Şüpheli çok olduğu için heyecanlı bir tablo çıkıyor okurun karşısına.Zekice kurgulanmış , insanı yormadan sadece meraklandıran ve keyiflendiren bir kitap okumak isteyenler için ideal bir kitap.Kesinlikle tüm kitapları okunacak Agatha Chrıstıe'nin...

3 Eylül 2008 Çarşamba

İSTANBULLU KIZ (Kurban Said)


İstanbul'a giderken otobüste okuyabilirim diye aldığım bir kitaptı.Adında İstanbul,konusunda Osmanlı olunca beni kendine çekiverdi:)Orjinal adının da ,The Girl From The Golden Horn olmasıda alınmasına katkı payı yapmıştır."Altın Boynuz" tanımlamasına hayranım çünkü. Yanılmamışım, sıkılmadan,kafa yormadan okunabilecek bir kitap çıktı karşıma.

Aziyade Amberi yani asıl kız; Paşababası Ahmet Amberi ile birlikte sürgüne gönderilen bir Osmanlı asilidir.Baba kız Berlin'e yerleşirler ve kendilerine yabancı olan bu şehirde birhayat kurmaya çalışırlar.Aziyade Eski Türk Dilleri'ni öğrenebileceği bir üniversiteye devam eder, Paşa'da kendi gibi Asyalı insanların takıldığı kahvelerde zaman geçirmeye çalışır.Muayene olmak çin gittiği hastanede Dr. Hassa ile tanışan Aziyade,kendini birden bire yabancı bir adamın aşkının içinde bulur.Aziyade kendi kültüründen,dininden,yaşadıklarından tamamen farklı bir hayat süren Dr. Hassa'ya karşı boş kalamaz ama evlenmeleri için önlerinde büyük bir engel vardır: Aziyade sürgünden önce hanedan prenslerinden biriyle sözlendirilmiştir.Gerçi kendisi gibi sürgün edilen prensten ne zamandır haber alınamamıştır ama yinede bu görev Aziyade için bir gurur meselesidir.Dr. Hassa,vatanı olan Saraybosna'dan çok erken yaştaa ayrılmış ve Viyana'da yaşamaya başlamış bir hristiyandır.Aziyade babasınında onayı aldıktan sonra kayıp prense iletilmek üzere mektup yazar ve ya ortaya çıkıp kendisiyle evlenmesini yada kendisini özgür bırakmasını ister.Mektup uzun yollardan sonra amerikada yaşayan John Rolland adındaki bir senaryo yazarının eline ulaşır.Ortadan kaybolan prens geçmişinden kurtulmak için kimliğini değiştirmiş,eskiye dair anıları unutabilmke içinde bir miktar ayyaş olmuştur.Kendisi gibi kimlik değiştirmiş uyanık Yunanlı menajeri Sam Dooth'la birlikte çıktıkları bir seyahat sırasında,önce Paşa'yla sonrada evli Aziyade ile karşılaşır.Aziyade'yi görünce yaptığı çılgınlığın farkına varır ve onunla evlenmenin yollarını aramaya başlar.Bu arada Aziyade, Dr. Hassa'nın çevresine sıkışıp kalmış,kültür ve anlayış farklılıkları iyice su yüzüne çıkmaya başlamıştır.Kocasına karşı duyduğu arzu ile prense karşı duymuş olduğu görev bilinci çarpışmaya başlar benliğinde.Araya giren kocasının eski karısı Marion ilede dost olmaya çalışan Aziyade'nin işi oldukça zorlaşmaya başlar.Aziyade bu durumdan kendini kurtarmasını bilir ama nasıl olduğunu ben anlatmayacağım:)

Aziyade'nin kişiliğinde yansıtılan çatışmalar,1928 yılındaki Doğu ve Batı farkına bir bakış aslında. Hiçbir hoşgörünün, kültürel farklılıkları yok edemediğinin açık bir kanıtını anlatmış yazar.Aslında yazarlar demek daha doğru çünkü Kurban Said'in kendinilerini gizlemek isteyen iki yazarın kullandıkları bir takma ad olduğu belirtiliyor kitapta.Gizemli yazar(lar)ın elinden çıkmış,kolay bir uslup kullanılarak yazılmış,edebi değer olarak çok anlam ifade etmemesine rağmen, ilgi çekici konusuyla merak uyandırıp,kolayca okunabilecek bir kitap İstanbullu Kız...Kütüphanemde durmasını isteyip tekrar elime alacağım bir kitap değil ama okuması keyifliydi. (Ne yani bu şimdi?:) Bilgilerinize arz olunur....

***"Bu gözyaşı vadisindeki binlerce kişinin,acının fincanındakileri içip tüketmek zorunda olduğunu herkes bilirken,sen nasıl mutlu olabilirsin?"diye sordu John Rolland acı acı "Sen Weltschmerz'i anlamıyorsun."(syf.123)

***-"İçimizdeki ölümsüz varlığı sözcüklerle göstermek bir sihirdir.Sözün ,madde hakkında bilgisinin olması gerekir,tıpkı Adem'in Havva'yı bildiği gibi.Ama benim sözümün böyle bir gücü yok."
-"Çünkü yabancı bir dilde söylenen yabancı bir söz" dedi paşa ve kaşları hüzünle çatıldı.Ben Avrupa dillerinin,bir sözcükte yaşayan gücü yavaş yavaş yitirdiğine inanıyorum.Teknik birşey haline geliyorlar,beynin basit bir egzersizine,bilgi iletişiminin zayıflatılmış bir aracına dönüşüyorlar.Biz Doğu'da ruhsal varlığa daha dönüğüz,sözün gücünü duyabiliyoruz hala ve bence Doğu ile Batı'nın farkıda burada.(syf.137)

***Seni çok sevceğim hanımefendi,daha önce kimse için harcamadığım çok büyük bir sevgi birkimim var.(syf.175)(Sevgi kullanılmayınca birikir mi gerçekten?)

***Yeniden gündüz oldu ve yeniden sarı güneş çölün tepesine asıldı.Tepelrin üstünde geçen otobüse kayıtsız gözlerle bakan çöl polisleri duruyordu.Yukarıda gökte,sarı ve kıpırtısız bir devlet uçağı duruyordu,John ona baktı ve Akdeniz'i düşündü,iki dünyayı ayıran ve birleştiren denizi.Yukarıda gökte uçan pilot,aşağıdaki otobüse baktı ve hergün,gün ortasında başlayan rüzgarı,hastalanan bir şeyhin gerksindiği ilaçları götürmesi için kendisini çok uzaktaki bir vahaya gönderen Libya hükümetini düşündü.Ve deniz ekarşı eski bir bina olanCastello'da hükümet, hasta şeyhi,pilotu ve Gadames'e giden otobüsü düşündü(syf.192)

***Biz insanların kaderi,gizemli bir biçimde birbirine bağlıdır.Olayların sihirli halkası, okyanuslarla kıtalar arasında köprüler kurarak,biz ölümlüleri birleştirir.(syf.207)

***Oldukça haklısınız.Doğu ahret yaşamına yönlendirilmiş,Batı ise görülebilen dünyaya.Bu yüzden Avrupa canlıların doğala uygun tasvirlerine gereksinim duyar,Asya ise temel fikirleri,dolaysız yoldan,doğrudan biçimsel simgelerle ifade etmeye çabalar;duygusal düşünceleri insan ve hayvan formları kullanmadan,yaşamı bu geçisi varlıklarla temsil etmeksizin biçimlendirmenin yollarını araştırır.(syf.269)

Everest yayınları/282 sayfa
1.Basım Ocak 2005/2.Basım Mart 2005
Çeviri:Bilgin Adalı
Kapak:Utku Lamlu

9 Ağustos 2008 Cumartesi

BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM(Gabrıel Garcia Marquez)


90.yaş gününü gören yaşlı bir gazeteci,bu özel günün anısına,genelev patroniçesi Rosa Cabarcas' dan bakire bir kız ister.Kısa bir sürede isteği gerçekleşen gazeteci,Cabarcas'ın bulduğu ve gerçek adını hiçbir zaman bilmediği 14 yaşındaki kıza çok farklı duygular beslemeye başlar ilk geceden.Daha önce hiçbir kadınla,karşılığını vermeden sevişmemiş olmakla övünen bu yaşlı adam küçük işçi kıza elini bile süremez,onun saflığına,duruluğuna,kendinde yarattığı hislere kapılarak gecelerini onu seyrederek geçirmeye başlar.

İspanyol bir romandan esinlenerek kızın adını "Delgadina" koyar ve onu gördüğü ilk andan itiberen hayatında oluşan değişikliklerin aşk olduğunu anlamaya başlar.Senelerdir gazeteki köşesinde yazdığı konular bile değişmiştir artık,bunların hepsi Delgadina'ya yazılan mektuplar şeklini alır.Yaşının ağırlığı bir yandan,geçmişinin anıları bir yandan bastırırken,genelevde yaşanan bir cinayet kızın ortadan kaybolmasına sebep olur ve bu olay tüm yaşamını altüst eder.

Bir çok kişinin konusunu farklı bulacağını düşündüğüm kitap için,bende ilk sayfalarda aynı şeyi düşünmüştüm.Günümüz tabiriyle azgın teke sedromuna yakalanamış bir erkek daha demiştim. İlerleyen sayfalarda konunun ilk defa aşık olan bir erkek ve yaşlılığını sorgulayan bir adam üzerinde dönmesi (ikiside aynı kişi) benim ahlaksal yargılarımın oluşturduğu duvarı aşmaya yetti.Önyargılarla elime aldığım kitaptan,aşka gülümseyen 90'lık bir adam tarafından yolcu edilmek hoşuma gitti.

Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ına hazırlık yaptığımı düşünmeye başladım bu kısa romanlarla. Kütüphanede bir kaç tane daha gördüm ve nedense Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumadan önce onların hepsini okumam gerekiyormuş gibi hissediyorum.Aslında bu konuda Marquezsever insan Ruh Dağı'nın bana önerebileceği taktiği uygulamakta akıllıca olurdu:)

Bu arada yaşlı insanların bulunduğu her kitapta Büyülü Dağ'ın adı geçiyor mu diye merak ettim."Leyla'nın Evi"nden sonra "Benim Hüzünlü Orospularım" da da bu adı duymak beni sürüklendiğim aşılmaz bir meraka iyice batırdı.Birde okuyan birilerinden referans alırsam tadından yenmeyecek herhalde.

***Ahlak da bir zaman sorunudur derdi,yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle, görürüsün bak.(syf.9)

***Kendime göre bir ahlak anlayışım vardı.Ne sırlarımı paylaşmış,ne de bedenin yada ruhun yaşadığı bir serüveni başkalarına anlatmıştım,çünkü daha gençliğimden beri bu ikisinin de cazasız kalmayacağının farkındaydım.(syf.12)

***Bambaşka bir insan olup çıkmıştım.Delikanlılığımda bana yol göstermiş olan klasikleri yeniden okumaya çalıştım,ama onlara dayanamadım.Annem demir yumrukla bana zorla okutmauya çalıştığında karşı koyduğum romantik edebiyata gömülmüş,onun sayesinde,dünyayı harekete geçiren yenilmez gücün mutlu değil mutsuz aşklar olduğunun bilincine varmıştım.Müzik konusundaki zevklerim tam bir çıkmaza girdiğinde,kendimi geri kalmış ve yaşlanmış buldum,sonrada kalbimi bahtıma ne çıkarsa onun güzelliğine bıraktım.(syf.66)

***Aldırmayın,zararsız deliler olacakları önceden sezinlerler.(syf.67)

***Seks insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir.(syf.69)(tersi mümkün müdür?)

***Bütün dünyanın Fransızlardan daha fazla hayran olduğu Fransız yazar Saint Exupery'nin Küçük Prens'ini okumaya başladım kıza.Sonra okumaya Perrault'un Öyküleriyle(bkn.Kaz Anamın Öyküleri) Kutsal tarihle ve Binbir gece masallarının çocuklar için arındırılmış bir versiyonuyla devam ettik.(syf.76)

***Martın on beşi'ni okurken,yazarın Jül Sezar'a yakıştırdığı meşum bir cümleye rastlamıştım: İnsanın sonunda başkalarının sandığı gibi biri olmaması imkansız.(syf.93)

***Artık yaşlanıyorum"dedim ona."Yaşlandık bile"diye iç geçirdi o."Sorun şu ki ,insan öyle olduğunu kendi içinden hissetmiyor,ama dışarıdan bakınca herkes bunu görüyor."(syf.95)

***Sonrada büyük bir ciddiyetle ruhunu ortaya döktü."Aşık olarak düzüşme zevkini denemeden ölmeye kalkma sakın."(syf.96)

***Sonunda gerçek yaşam buydu işte,kalbim kurtulmuş,yüz yaşımdan sonra herhangi bir gün mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan ölmeye mahkum olmuştu.(syf.109)

&&&&&Can yayınlarının kitap kapaklarıyla olan saplantılı ilişkisini (yada benim onların kapaklarına olan takıntımı:) hiçbir zaman beğenmemiştim ama aynı resmi kullanarak nasıl bu kadar uzak durulur okuyucuya yavaş yavaş anlıyorum galiba.

Can Yayınevi /109 sayfa

1. basım 2005/12. basım 2005

İspanyolca aslından çeviren :İnci Kut

9 Temmuz 2008 Çarşamba

OLASILIKSIZ (Adam Fawer)


Sayılarla aram pek iyi değildir,olasılık hesaplamalarıyla ise hiç değildir.Yine de o kadar bahsedilince,sevdiğim kişilerden referans alınca elimi uzatmadan duramadım Olasılıksız'a. Kitabın arkakapağında yazılan kadar çabuk okumasamda ,sayfa sayısına göre gerçekten hızlı okunan bir kitap.


Kitap Caine isminde bir adamın,pokerde kaybedip,yüklü bir miktar borçlanması ile başlıyor. Geçirdiği ve sara olduğunu düşündüğü nöbet sonrasında hastaneye kaldırılınca ikiz kardeşi olan ve şizofreni tedavisi gören Jasper'la buluşuyor.Caine , hastalığını yenebilmek için kendisine teklif edilen ilaç denekliğini kabul ediyor ve bundan sonra Caine'nin hayatı hiç eskisi gibi olmuyor. Araya giren ajanlar,kumar mafyası,kiralık katiller,çılgın bilimadamları ve amerikanın gizli örgüt başkanları kitaba bol miktarda heyecan sosu katıyor.


Kitap,heyecanlı,bol kaçışlı ve aksiyonlu bir Amerikan filmini anımsatıyor.Benim içinse vasatın üstüne çıkamayan ,daha doğrusu beklediğim şeyin bu olmadığına karar verdiğim bir kitap oluyor.Eminim filmi çekilse ve kitapta anlatılan olaylar görselliğe taşınsa, inanılmaz hasılat getirecek bir yapım olurdu.


Kitabın genel hikayesinden çok,Jasper'in şizofrenisine ve Nava isimli ajanın vatansızlık duygularına takıldım ben.Şizofreni (ve diğer ruhsal bozukluklar) her zaman ilgimi çeken bir konu olmuştur.Sana gül bahçesi vadetmedim kadar başarılı değildi ama yinede akıl hastalığı olan Jasper'ın sevimli bir karakter olarak yansıtılması kitabı benim için okunabilir kılan öğelerden biri oldu.Nava'nın kendini hiçbir millete ait hissetmemesi ise beni gerçekten etkiledi.Sadece millet veya vatan olgusu içinde değil,genel anlamdaki tüm bağlılıklarımızın davranışlarımızı ve dolayısıyla hayatımızı ne kadar etkilediğini bir kez daha anlamama yardımcı oldu.


Fizikten hiç hoşlanmadığım(ve tabiki anlamadığım) için kuantum fiziği anlatılan bölümleri resmen ittirerek geçtim.Romanların içindeki ansiklopedik bilgiler belli bir seviyeyi geçince beni sıkmaya başlıyor,Olasılıksız'da tam o sıkıntı sınırına yaklaştı denilebilinir.Velhasıl Dijital Kale için hissetikleriminden daha fazlasını duyumsayamadım kitapta.Herkes kitabı överken,benim bu kadar yermem biraz saçma görünebilir ama eminimki benim gibi düşünen birileride vardır:)
Bir çok kişinin bir yazın okunabilecek bir kitaptan beklentilerini karşılayabilecek nitelikte olduğuna inanıyorum(heyecanlı,bol olaylı,vay be dedirtecek olasılık tahminleri olan,içinde az buçuk aşk barından).Zaten bende çok kötü demiyorum kitap için,sadece benim verdiğim önceliğe değmediğini anlatmaya çalışıyorum.Acaba kitabı kütüphaneye bıraksamda,başkalarıda bu kadar parayı (mağaza fiyatı 18 ytl) vermeden mi okusa acaba kitabı!!!!Popüler kitaplarda ödünç verme mekanizmasını çalıştırmak gerçekten iyi bir fikir olacak galiba...



***Birden sınıfın önünde ilk nöbetini geçirdiğinmden bu yana bir buçuk yıl geçtiğini anımsadı.Midesi bulandı.Aslında hayat garipti;sanki insanın hayatının içine etmesi için bu7ndan daha uzun bir zaman geçmesi gerekirdi.(syf.45)


***Olasılıklar her zaman kasadan yanadır.(syf.48)


***"-Satranç hayat gibidir David" demişti babası."Her parçanın kendi işlevi vardır.Bazıları zayıftır,bazıları ise güçlü.Bazıları oyunun başında işe yarar,bazılarıysa sonunda.Ama kazanmak için hepsini kullanmak zorundasın.Aynen hayatta olduğu gibi,satrançta da skor tutulmaz.On parçanı kaybedip,yinede kazanabilirsin oyunu.Satrancın güzelliği budur işte.İşler her ana tersine dönebilir.Kazanmak için yapman gereken tek şey tahtanın üzerindeki olası hamleleri ve anlamlarını iyi bilmek ve karşındakinin ne yapacağını kestirebilmek."
-"Yani bu geleceği tahmin etmek gibi bir şey mi?"diye sordu Caine.
-"Tahmin etmek imkansızdır.Ama şimdiki zamanı çok iyi bilirsen geleceği kontrol edebilirsin."(syf.108)


***Deterministler,her şeyin bir nedeni olduğuna inanır,insanlar eğer 'gerçek' kuralları anlayabilse ve evrenin şimdiki durumunu kavrayabilse,bunların tahmin edilebileceğini savunurdu.(syf.113)


***Laplece gerçeği tahmin etmenin en iyi yolunun doğr cevabı hesaplamak değil de,en az yanlış olan ecvabı hesaplamak olduğunu kanıtladı.(syf.260)


***-"Başka seçeneğin yoktu."
Caine ona baktı:"Her zaman seçeneklerin ve seçim hakkın vardır."(syf.313)


***Birden aklına çocukken sirke gidip de filleri ilk gördüğü gün geldi.Üç tane fil vardı ve bu altı tonluk canlıların kaçmaması için ayaklarına ince birer halat bağlamışlardı sadece.nava'nın aklı karışmıştı.Babsına neden hayvanların ipleri koparmadıklarını sorduğunu hatırlıyordu.
"Bu koşullanmaları ile ilgili birşey"diye açıkladı babası."Filler daha bbekken kalın demir zincirlerle bağlanırlar.O ilk aylar boyunca da ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar,bu zincirleri kıramadıklarını görürler.
"Ama ipler zincirlerden daha ince" dedi Nava."Filler ipleri koparabilir."
"Evet.Ana eğiticiler filler zincirleri kırmayacaklarını öğrenene kadar ip kullanmazlar.Bak Nava,aslında o filleri orad tutan ipler değil,kendi akıllarındaki koşullanma.İşte bu yüzden bilgi önemlidir.Eğer bir şey yapabileceğini düşünürsen,aslında bu mümkün olmasa bile yapabildiğini görürüsün.Eğer yapamayacağını düşünürsen,o zaman çoğunlukla yapamazsın,çünkü denemezsin bile yapmayı." (syf.326)

***-"Ya hata yaparsam?"diye sordu Caine.Sadece kardeşini görebiliyordu.Sanki Nava ve Doc yoklardı orada.Jasper gülümsedi.
-" O zaman hata yapmış olursun ufaklık.Bir şey yapmamayı seçsen,bu bile bir seçimdir.Bir karar vermekten kaçamazsın."
-"Ama o kadar şey var ki...hata yapabileceğim onca konu,yanlış yapabileceğim..."
-"Bu kaçınılmaz." dedi Jasper."Ama denemek zorundasın."(syf.354)

28 Haziran 2008 Cumartesi

ŞANS MÜZİĞİ (Paul Auster)




Bir şarkı vardı:Havam güzel,dünya güzel,sen güzelsin ...diye.Tam o kıvamdayım haberiniz ola. Birşeyler yazamıyor olmam tembellikten değil ,tamamen fiziksel altyapı yetersizliğinden çünkü kaldığımız kampta internet yok.Hazır eve gelmiş ,perdeciyi beklerken bari bir iki satır bişeyler yazıp bir kitaptan bahsedeyim dedim,zira okuduklarım çok birikti.


Paul Auster önceden de söylediğim gibi en sevdiğim yazarlardan biridir.Kadıköy Alkım onunla ilk tanıştığım yerdir.Alkım'ıda özledim bu arada.Neyse canım Auster çekti ,aklımda adını çok duyduğum başka bir kitabı vardı ama bu kitabın adı ve içinde yollardan bahsetmesi önce okunması gerekliliğini hissetirdi nedense .


Karısı Therese tarafından terkedilen Nashe, 2 yaşındaki kızı Juliette'yı bakması için ablasına bırakır.Senelerdir görmediği babasının ölüm haberiyle beraber gelen yüklü bir miktar para Nashe'ın hayatını her yönüyle değiştirir.Herşeyin yoluna girdiğini düşündüğü bu anda kızının kendinden uzaklaştığını farkeder ve kendini Sıfır kilomerte ve son model bir Saab'la yollara vurur.Amerika'nın bir ucundan diğer ucuna yolculuk yapmaya ve kendini jayatı sorgulamaya başlar.Durmadan yol alırken Jack Pozzi ile karşılaşır ve raslantıların yol açtığı olaylara kendini bırakır.Pozzi bir kumarbazdır,poker oynayarak hayatını kazanmaya çalışır.Nashe'nin Pozzi'ye yaptığı ilginç teklif sonucu kendilerini Pennsylvania'da bulurlar.Farklı tutkuları olan (ki bunlar da hayli ilginç) iki zengin adamla poker oynamaya başlarlar ve kaybederler.Beş parasızdırlar ve iki manyağın zenginliklerini tescillemek için yaptırdıkları duvarı örmeye çalışmaktadırlar.Duvarın yapım aşamasında yaşananlar kimi zman sevimli olaylara dönüşmekte,kimi zamna ise sinirlerinizin yıpranmasına sebebiyet vermekte. Borçlarını ödeyebilmek için özgürlüklerini feda eden iki kişinin aynı olaylara ne kadar farklı tepkiler verdiğini görünce şaşırmamak mümkün değil.Auster'in sorumluluklardan kaçış,boşluk duygusu,kendine yetme gibi kavramlara ilişkin görüşlerinin ağır bastığı bu kitabın kimi yerlerinde öyle heyecanlanıyorsunuz ki yazara müdahale etmek ihtiyacı istiyorsunuz.Ama nafile,Auster iki ana karakterede bildiğini okutturuyor.

Pozzi karakteri anlatılırken herşeyiyle gözümde canlandı ama nedense Nashe için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.Kitabı okurken bile net bir yüz getiremedim gözümün önüne,eksik olan (veya benim atladığım) 1-2 ayrıntı vardı sanki...Benim Yanılsamalar Kitabı'yla başlayan Auster yolculuğum Nashe'ınkinden farklı olarak olabildiğince bilinçli ve zevkli olarak devam ediyor.Ve kitabın sonu için düşündüğüm onlarca yoldan hiçbirini seçmeyerek yaar beni bir kez daha şaşırtıyor.Öyle bir son ki,kitap bitince durup kaldım öylece...Sonununda bu kadar şaşırdığım

2. kitap oluyor bu. İlki Araf'tı ve onu okuyanlar benim Şans Müziği'ndeki halimi tahmin etmekte zorlanmayacaklardır.

Kitap Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap 'tan biriymiş aynı zamanda.Philip Haas 'ın yönettiği kitapla aynı adı taşıyan bir filmde var.Tv'de filan denk gelirsiniz bana haber vermeyi unutmayın lütfen...Kitabın Beckett'in Godot'yu Beklerken'ine göndermeler yaptığıda rivayet ediliyor. İlk romanı Cam Kent'in başında şunlar yazar: "Çok daha sonra başına gelen şeyler hakkında düşünebildiğinde, şanstan başka hiçbir şeyin gerçek olamayacağı hükmüne varacaktı. Ama bu çok sonraydı. Başlangıçta sadece olay ve onun sonuçları vardı." Sizde şansın yarattığı müziği dinleyenlerdenseniz güzel bir Auster kitabı okumak için bence daha fazla beklemeyin:)




***Bu yaptıklarındaNashe'e müthiş doyum veren bir aldırmazlık ve ataklık vardı,ama he şeyi kaldırıp atıvermenin verdiği tat hiçbirşeyle karşılaştırılamazdı.(syf.15)


***Kitapları,üst kattaki liseli kızlara,beyzbol eldiveni karşı evdeki küçük oğlana verildi;plak koleksiyonu Cambridge'de kullanılmış müzik arçları satan bir dükkana satıldı.Bunları elden çıkarırken bir burukluk duyuyor;ama kendisini geçmişinden ne kadar koparırsa geleceği o kadar iyi olacakmış gibi,bu burukluğu hoş karşılıyor,bu acı ona soyluluk katıyordu.Sonunda kafasına kurşunu sıkma yürekliliğini bulmuş biri gibi hissediyordu kendini - ama bu kez sıkılan kurşun ölüm değil yaşam getiriyordu,yeni dünyaların doğumuna yol açan bir patlamaydı bu.(syf16)


***Nashe yolda geçirdiği aylar boyunca ölümle biten birkaç kaza gördü;kendisi de bir iki kez kazadan kıl payıyla kurtuldu.Ama ölümle böylesine burun buruna gelmek hoşuna gidiyordu. Bunlar,yaptığı işe risk katıyordu ve bu da onun en çok aradığı şeydi:Yaşamını kendi avuçlarında tuttuğunu duymak istiyordu.(syf18)


***Umutsuz durumda olmayan hiçbirşeye ilgi duyamıyorum(syf. 29 )


***İnsan bir başkasında kendini görmeye başladı mı,artık oma yabancı gözüyle bakamaz.İstesen de istemesen de,arada bir bağ oluşmuştur.(syf.52)


***On buçukta televizyonu kapadı,Saratoga'yken okumaya başladığı Rousseau'nun cep dizisinden basılmış 'İtiraflar'ını alıp yatağa girdi.Uykuya dalmadan önce,yazarın bir ormanda durup ağaçlara taş attığı bçlüme geldi.Rousseau kendi kendine,eğer bu taşı ağaca isabet ettirirsem ,bundan sonra yaşamımda herşey iyi gidecek der.Taşı atar ve ıskalar.Bu sayılmaz diyerek başka bir taş alır ve ağaca da birkaç metre daha yaklaşır.Yine ıskalar.Bu da sayılmaz deyip biraz daha yaklaşır ağaca,yeni taş alır.Yine ıskalar.Bu son alıştırma atışıydı,asıl atış bundan sonraki der.Ama işi garntiye almak için ağacın yanına gider , hedefin tam karşısına geçer.Aralarında otuz santimden az vardır,elini tutsa dokunacaktır.Sonra taşı var gücüyle ütüğe indirir.Başardım der,başardım.Bu andan itibaren,yaşamım eskisinden daha iyi olacak.


Yazı Nashe'in hoşuna gitti ama içinden gülmek geldiği içinde utandı da.Böylesine açıksözlülükte ne de olsa ürkütücü bir şeyler vardı.Nashe,Rousseau'nun kendisiyle ilgili böyle bir şeyi açığa vurmak,kendi kendini aldatmacayı itiraf etmek cesaretini nasıl bulduğunu merak etti.(syf.56)


(Okurken bende kendi kendimi ne kadar çok aldattığımı,ama asla Rousseau kadar cesaretli olamadığımı farkettim.Ya siz?)


***Parayı kaybederlerse nasıl davranacaktı?İşin tuhafı,bu olasılığı hesaba katmasına karşın,alabildiğine kayıtsızdı ve hiç acı duymuyordu.Sanki başına gelecekelrde kendisinin rolü yokmuş gibiydi.Ve eğer kendi yazgısına artık kayıtsızsa,neredeydi,ona ne olmuştu?Belki de çok uzun süre boşlukta yaşamıştı ve kendini yeniden bulmak istediğinde tutunacak hiçbir şey kalmamıştı geriye.Nashe birden içinin öldüğünü,bütün duygularının tükendiğini hissetti.Korkmak istiyordu ama felaket bile onu korkutamıyordu.(syf.61)


***Galiba,günün birinde para çıkarsa neler yapacağımızı konuşmak için bilet alırdık daha çok.Bu en keyifli saatlerimizdi,Steinberg's Deli'desandviçlerimizi alıp oturur,şansımız dönerse nasıl yaşayacağımızı konuşurduk.Bu ,kimseye zararı dokunmayan bir oyundu,böle dizginleri koyverip düş kurmak hoşumuza giderdi.Buna bir çeşit tedavi bile denebilir.Kendiniz için bir başka yaşam düşlersiniz,bu sizi ayakta tutar.(syf.73)


***Ne kadar paran olursa olsun,yaşamında bir tutku yoksa yaşamaya değmez.(syf.78)


***Geçmişi yadetmenin,birlikte geçirdikleri güzel günleri anmanın anlamı yoktu;çünkü hiç güzel günleri olmamıştı.Gelecek ise,ikisinin de dikkatle izlemekten kaçındıkları,elle tutulmaz,şekilsiz,varlığı yalnızca bir gölge olmaktan ileri gitmeyen bir belirsizlikti.(syf.162)


***Er geç öğrenecekti.Bundan emindi ve bunu bilmek onu rahatlatıyordu,avutuyordu.Kendi kendine "Her şeyin sırası var." diyordu.Gerçeği öğrenmeden önce ,sabretmesi gerekiyordu.(syf.192)


***Kasım sonlarına doğru bir gece Wiliam Faulkner'ın bir kitabını(Ses ve Öfke) eline aldıirastgele bir sayfa açtı ve bir cümlenin ortasında şu sözlerle karşılaştı:"....duyduğu nefret,tek bir şans uğruna her şeyi gözden çıkartacak ölçüde büyüyünceye kadar..."(syf.193)


***Murks onun için yalnızca şimdiki zamnda var olan biriydi ve bu şimdiki zamanın ötesinde bir hiçti,tıpkı bir gölge ya da düşünce gibi elle tutulur varlığı olmayan birşeydi.(syf.200)




&&& Yukarıdaki resimde daha önceki baskısına aitmiş.Bana kitaba daha yakışan bir kapak resmiymiş gibi geldi.Neden değiştirmişler anlayamadım.





İngilizce aslından çeviren:Seçkin Selvi


Can Yayınları/207 sayfa


1. basım 1993/4. basım 2005