1 Eylül 2009 Salı

YENİ GELDİ BUNLAR HANIMMMMMMMMMMM:)

Sanırım bu bloğu okuyanların hepsini içinin kitaplarla dolu olduğunu bildikleri bir koli heyecanlandırıyordur. İşte benim en son heyecanım...


Daha öncede kitaplarını okumuştum,tv de yaptığı programları seyretmiştim en narin tarafım sevmişti onu.Bir haftasonu ekinde yaptığı röportajdaki bazı cümlelerinden çok etkilendim ve içim çekti birden ....




Erkeği anlatan bir erkek yazar (çok mu ayrımcı oldum ne:) ancak bu kadar sevilir herhalde.Geç bile kaldım okumak için.



Hala anlatamadığım Uçurtma Avcısı'nın hemen ardından okumak istemiştim ama sipariş listeme velhasıl evime anca gelebildi.



Seviyorum bu kadını ve yazdıklarını.

Çok merak ettim.Filmini seyretmektense kitabını okumayı denerim.


Bütün kitaplarını okumak istediğim yazarlardan biri Murat Gülsoy,bu kitapla devam etmek istedim.



İlk defa okuyacağım bir yazar,nedense içimde seveceğime dair bir his var.





Uzun süredir basımı yapılmıyordu bu kitabın ve senelerden beri aklımda olanı sonunda alabildim.Yuppiiiiii...




Birazda eğitim di mi? Kuzuma azcık bir faydam bile olsa ne mutlu bana...

27 Ağustos 2009 Perşembe

SABİT FİKİR

Sabit Fikir açılmış haberiniz var mı?

26 Ağustos 2009 Çarşamba

YABANCI KUCAK (Ian McEwan)


Bu kitap hakkında söylenebilecek herşey aşağıda söylenmişken bana sadece onaylamak düşer.
3 Tl'ye bu kadar hoş bir kitaba sahip olmak hala mümkün görünüyor.Listenizde bu gerilime muhakkak yer verin derim.Filmini izleyebilecek yer bilen varsa, hayrına bir haber verirse çok sevinirim:)

Yabancı bir yerde, tanımadığınız insanların arasında, daha önce hiç görmediğiniz sokaklarda özgürce yürüyebilmek, keşfedebilmek... Kime sorsanız yapmak istedikleri arasında sayılanlardandır gitmek; yabancılığı tatmak, başka bir yerde sorumsuz bir huzurun huzursuzluğuna gıpta etmek... 'The Comfort of Strangers'ı 1981 yılında yazmış Ian McEwan. 'Yabancı Kucak' adıyla bu ay Ayrıntı Yayınları tarafından 'Kara Ayrıntı' serisi içinde yayımlandı. Önce gözüm kitabın orijinal adına ve Türkçe çevirisine takıldı. Yabancının kucağı, konforu... Yeryüzünde insanoğlunun en rahat edebileceği yer kucaktır herhalde diye düşündüm sonra. Kucak; birinin kucağı, bir başka ülkede tüm o özgürlük zırvalarının arasında aslında tursitlikten kurtulma isteği; elinde harita sokak sokak dolaşanların erişemeyecekleri bir yer bulma, onların bilemeyecekleri yerelliğe dahil olma, belki bir iki dost, onların tanıdık sokakları, evleri ve sofraları... Venedik'te tatil yapan Mary ve Colin, turist kelimesinin sözlük anlamına uygun biçimde ellerinde haritalarla şehri tüketmeye çalışırken belki de tam bu noktaya takılıyorlar. Onları bu yabancı şehirde tanıştıkları garip adam Robert'e ve daha da garip görünen karısı Caroline'a gizliden gizliye iten şey bu oluyor... Tanışmalarından hatta bu çiftten düpedüz huylanmalarından sonra bile bilinçsizce indiklerini düşündükleri durağın Robert'lerin sokağı olması da bu sebepleydi belki...

Bütün gün dolanıp yemek yedikten sonra sevişmek ve marihuana içmek için kullandıkları, oda görevlisi tarafından tüm dağınıklıklarının temiz çarşaf kokularıyla değiştirilmesinden tarifi olmaz bir haz aldıkları otel odalarında tanıyoruz onları önce. Uyumlu, kendi içlerinde yaşanan küçük sorunları atlatabilen aynı şeylerden konuşabilen, bir de ikisi de son derece ince kemikli olan -bu konuda da oldukça uyumlu görünen- ve Venedik'te tatil yapan bir çift... Tatil boyunca yaşadıkları rutin günler küçük bir kırılmayla değişene dek her şey normal. Ancak çağımızın en başarılı İngiliz yazarlarından biri olduğu kabul gören -hatta çoğunluğa göre en iyisi- Ian McEwan, diğer romanlarında olduğu gibi 'Yabancı Kucak'ta da gotik romanın tüm gizemini ve tedirginliğini okuyucuya hissettiriyor. Okumaya ilk başladığınız andan itibaren başta da bahsettiğimiz yabancı bir yerde özgür olma huzurunun tüm huzursuzluğunu hissediyorsunuz. Bunun güzel bir tatilin romanı olmadığı, bu yabancı yerin ortasında onları bekleyen bir yazgı olduğu apaçık ortada. Ama ne Mary ve Colin ne de bir okuyucu olarak siz bunun adını koyamıyorsunuz bir türlü. Bir korku hep var ama ne?... Kitapta mekân olarak seçilen yerin Venedik olması da durumu tetikleyen özelliklerden biri tabii, belki de en önemlisi. Haritasız sokağa çıkan insanların kolayca kaybolabildiği, artık öğrendiğini sandığı anda bile karşısına bilinmedik bir sokağın birden çıkabildiği, alabildiğine güzel ama bir o kadar gizemli şehir: Venedik. Mary ve Colin için bahsettiğimiz kırılma noktası bir akşam yemek yemek için geç kalmalarıyla başlıyor ve ikili bütün lokantaların kapanmış olmasından muzdarip bir halde dolanmaya başlıyorlar. Haritaları evde ve çoktan kaybolmuş durumdalar. Robert tam da bu sırada karşılarına çıkıyor, onları kendi barına götürüyor ve son derece rahatsız edici bir arkadaşlık başlıyor. Mary ve Colin'e bu barda geçen sohbetleri sırasında çocukluğunu anlatan ve tamamen problemli bir insan olduğu her halinden belli olan -daha sonra bazı şeyleri göstere göstere, insanların gözünün içine sokarak yapanlar diye özetleyebileceğim bir suçlu türüne dahil olduğunu anlayacağımız- Robert, ısrarcı dediği dedik tam bir 'oranın her şeyi bilen herkesi tanıyan yerlisi' olarak karşımıza çıkıyor. İşte tam bu sırada kahramanlarımız bu barda, bu adamın hikâyesini dinlerken içten içe turistlikten sıyrıldıklarını hissediyorlar, turistlerin muhtemelen önünden geçmedikleri bu yerde yerliliğe terfi ediyorlar, onları bekleyen kötü sonu hazırlayan da bu oluyor belki... Çoğu romanı sinemaya aktarılan McEwan, 'Yabancı Kucak'ta yakaladığı kurgu, anlatım tarzı ve tasvirlerle sanki bunun ispatını yapıyor. Mary ile Colin'in cinsellik, şiddet ve sapkınlık üçgeninde yaşadıkları son on-on beş sayfalık bölümü kapsıyor ama McEwan'ın roman boyunca yarattığı müthiş atmosfer, sürükleyici ve hayalgücünü birebir tetikleyici anlatım bunun bir sinema filmi için çok uygun olduğunu ister istemez düşündürtüyor. Zaten Paul Schrader da bu kitabı1990 yılında beyazperdeye aktarmış.

Robert ve Caroline ile tanışmalarından ve bir geceyi onların evlerinde geçirmelerinden sonra Mary ve Colin tam beş gün odalarından çıkmıyorlar ve birbirlerinden bir dakikalığına bile ayrılmıyorlar. Birbirini derinlemesine anlayan, birbirini alabildiğine seven çiftin mutluluğun ve hazzın doruklarında geçirdikleri bu beş gün onları ve yaşamlarını kitabın cenneti haline getiriyor. Kahramanlarımızın mutlu anlarını tatile geldikleri bu şehirde dışarı çıkmadan otel odalarında yaşadıkları anlarda bulmaları, dışarıda bekleyenin kötülük olduğunu ve bunu Robert ve Caroline'ın birebir simgelediğini gözümüze gözümüze sokuyor. Kötülük dışarıda bekliyor, yabancı bir yerde Mary ve Colin sadece birbirlerine tutunarak geçirdikleri beş günde belki de en mutlu günlerini geçiriyor. Ama ne oluyorsa oluyor ve onlar odalarından, mutlu dünyalarından dışarıya çıkıyorlar. Dediğimiz gibi bir korku var ama ne? Mary ve Colin bir kötülüğün ortasında ama ne?... Bunu sanki onlar da biliyor ama birbirleriyle bile paylaşmıyor ve nedensizce kendilerini -aslında dostluklarından son derece rahatsız oldukları su götürmeyen- bu korkutucu çiftin sokağında buluyorlar. Üstelik Mary Robertler'in evinde gördüğü bir fotoğrafın Colin'in fotoğrafı olduğunu da anlıyor, kafasında bazı parçaları da birleşiyor ancak yol, sokak, vapur her neyse bu eve çıkıyor... Robert Colin'le beraber bara gidiyor, Mary ve Caroline çiftin evinde kalıp karşılıklı çay içiyor. Romanın cehenneminde Mary ve Colin birbirlerinden ilk kez ayrılıyor ve Robertle Caroline'ın sapkınlık ve şiddetle örülü yaşamları onlara bulaşıyor. Tüm kırmızılığıyla hem de... Cinsel sapkınlığın, şiddetin, orta yaşlı bir çiftin dünyaya öfkesinin kurbanı Mary ve Colin oluyor. Roman boyunca hissettiğiniz korku tüm varlığıyla ortaya çıkıyor ancak bu anda romanın başından itibaren yaşadığınız tedirginlik de son buluyor. Belki de bu anda korkuya karşı siz de Mary'le birlikte daha duyarsız kalıyorsunuz.




Filmden bir sahne(kitapta anlatılanın tıpkısı)


***Nedense her lafının başında"inanılmaz" sözcüğü geliyorsu aklına,belki Mary'nin ona inanmadığı korkusundan,belki de kendi kendine inanamadığından.(syf.16)


***Bir şeyler açıklamak gereksinmesini duyuyordu,Colin ile konuşacaktı. Caroline'in öyküsünü aklında kalan tüm ayrıntılarıyla anlatacak,sonra ona herşeyi açıklayacak, bu konuda kendi kurduğu ama henüz kesinleştirmediği kuramıda açıklayacaktı. Bu kurama göre,imgelem,yani cinsel imgelem, yani erkeklerin acı verme, kadınların ise acı çekme konusunda çağlar öncesinden kalan hayalleri öylesine güçlü ve tek örgütleyici ilkeyi biçimlendirmekte ve dile getirmektedir ki bu, tüm ilişkileri ,tüm gerçeği çarpıtmaktadır. Ama herhangi birşey açıklamadı. syf.124


Ayrıntı Yayınları(Kara ayrıntı serisi)
Çeviren: Pınar Kür
124 sayfa

18 Ağustos 2009 Salı

AT ÇALMAYA GİDİYORUZ (Pet Petterson)


Trond T yaşamının son yıllarında Norveç ormanlarına yerleşmiş ve köpeği Lyra ile yaşamaya başlamıştır.Yeterli parası olmasına rağmen yaşamına dair herşeyi kendi yapmaya çalışır ve en basit yaşamsal ihtiyaçlar için bile önemli emekler sarfetmeye başlar.Bir gece evinin civarında karşılaştığı eski bir tanıdık sayesinde ormandaki sakin yaşamı, 15 yaşına ait anılarla sekteye uğramaya başlar.Babasının 2. Dünya Savaşı sırasında İsveç'e direniş haraketine katılıp evrak geçişini sağlayabilmek için yerleştiği küçük bir orman köyüne Trond' ta gitmiştir.Tek arkadaşı Jon ile beraber geçirilen güzel günleri,Jon'un ortada bıraktığı tüfek mahvetmiştir.Tüfeği bulan küçük kardeşi Lars ikizi Odd'u yanlışlıkla vurmuştur.
Jon'un annesi ile Trond'un babası arasındaki yakınlık,Jon'un gidişi,babasının kente dönmek istemeyişi ve benzer görüntüler 15 yaşının anlamsızlığından çıkıp birer birer özel anlamlar yüklenmeye başlamıştır.Şimdi o özel anlamları doğru raflara yerleştirme zamanıdır.
Yaşlı bir adamın dilinden anlatılan, geriye dönük zaman dilimlerinden bol bol bahsedilen bir kitap "At Çalmaya Gidiyoruz".Konusu oldukça basite kaçsada anlatım dili ve anlatış biçimi çok hoşuma gitti.Bol bol kendi yaşlılığımı düşündürdü bana.Geriye dönüp baktığımda geçmiş yaşlarımda anlamlandıramayacağım şeyler hakkında ben neler yazardım acaba diye geçti aklımdan.Özellikle düşündürdükleri açısından baktığımda benim için etkileyici bir kitaptı ama herkese tavsiye eebileceğim kitaplardan biri değil kesinlikle.Bu arada kitabın hem Norveç Kitapçılar Ödülü'nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'nü kazandığını ve 2007'de New York Times gazetesinin yayımladığı "yılın en iyi beş edebiyat yapıtı" listesinde yer aldığını göz ardı etmemek gerekir.


***"Isırganları niye biçmiyorsun?" dedi.Orağın kısa sapınave ilerideki ısırganlara baktım. "Acıtıyorlar" dedim. Bunun üzerine yarım bir tebessümle bana bakıp hafifçe başını salladı.
"Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin " deyip bir anda ciddileşti, kulübenin duvarının dibine yürüdü, çıplak elleriyle yakıcı bitkileri kavradı, büyük bir sükunetle onları birer birer koparıp yığmaya başladı ve hepsini bitirene kadar durmadı. (syf.31)


***Belki Dickens' ta bunlar sorun olmayabilir ama Dickens okurken artık yitirilmiş bir dünyayla ilgili uzun bir şarkı okuyor gibisinizdir,bu dünyada her şey sonunda bir dengeye ulaşır, tanrıların gülümseyebilmesi için başlangıçta bozulan dengenin yeniden kurulması şarttır. Ekseninden sapmış bir dünya karşısında bir avunma,bir protesto belki ama artık böyle değil. Benim dünyam böyle değil ve yazgının yaşamlarımızı yönettiğini söyleyen insanlara hiç tahammül edemem. Sızlanırlar,ellerini ovuşturular,şefkat beklerler. Bence yaşamlarımızı biz kendimiz yaratıyoruz, en azından ben kendi yaşamımı yarattım, ne kadar değerli bir yaşamdır bilemem, bütün sorumluluğu da yalnızca kendi üzerime alıyorum . (syf.62)

***İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar,mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda birşeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler, olgular, duyglar değil; herhangi bir şey hakkkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinkiyle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz. Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar,bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız. (syf.66)

***Radyoyu açıyorum.İkinci kanalda haberler var. Grozni'ye Rus memileri yağıyor. Yine başlamışlar. Ama asla kazanamayacaklar, uzun vadede kaybedecekleri ortada zaten. Daha Tolstoy Hacı Murat'ta anlamıştı bunu ve kitap yüz yıl önce yazılmıştı. Aslında büyük devletlerin şu dersi bir türlü almamış olmaları, sonunda dağılacak olanın kendileri olduğunu anlayamamaları inanılır şey değil. Ama bütün Çeçenistan'ı yakıp yıkabilirler elbette.Bunu yapmaları ihtimali bugün yüz yıl öncesinde olduğundan daha yüksek. (syf.106)

***Ağlamaya başladım,çünkü bir gün bu anın geleceğini biliyordum ve dünyada en çok korktuğum şeyin Magritte'nin tablosunda aynaya bakarken sadece kendi kafasının arkasını gören adam olmak olduğunu anlamıştım. (syf.114)



***Sırtınıza batan bir kayanın üzerine yatıp fiyordun koyu karanlığında gözleriniz sızlayana kadar, uzay bütün genişliğiyle göğsünüze çöküp nefesinizi kesinceye yada tersine sizi yukarılara çekip bir daha asla geri dönmeyecek küçücük bir insan eti parçasına dönüştürünceye kadar izleyebilirdiniz bu sonsuz nehri.Yalnızca bunu düşünmek bile kaybolmaya yetebilirdi. (syf.117)

*** Avludan köprüye giden yolun yarısında Jon'un annesi birden dönüp arkasına baktı.Ayak izleri karda açıkça görülüyordu, ilkin yabancı adamın çiftlik yolundan yukarı çıkan ayak izlerini, sonra kendisinin evden çıkan ayak izlerini, sonunda avluda ikisinin bıraktıkları ve şimdi durdukları noktaya kadar gelen izleri gördü.(syf.127)

(Kitabın kapağına ilham veren satırlar bunlar olmalı)


***İçimde bir şeyler değişiyor,ben değişiyorum, çok iyi tanıdığım, gözüm kapalı güvendiğim, sevenlerinin sarı pantololnlu çocuk diye çağırdığı, ne zaman elini cebine daldırsa bir avuç parlak bozuk para çıkaran birinden çok daha az tanıdığım, elini cebine daldırdığında ne çıkaracağını bilmediğim birine dönüşüyordum.(syf.140)

***Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu,orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki bende aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum. Yalnızca dikkatimi toplayabilirsem hafızamın deposuna girip doğru rafta doğru filmi bulabilirim, onun içinde kendimi yitirip babamla birlikte ormana yaptığımız o at gezisini hala vücudumda hissedebilirim. (syf.193)


***Sanki bir perde inip bir zamanlar tanıdığım her şeyi örtmüştü.Yaşama yeniden başlamak gibiydi.Renkler farklıydı,kokular farklıydı,şeylerin içimde yarattığı duygular farklıydı. Yalnızca soğuk ve sıcak aydınlık ve karanlık, mor ve gri farklı değildi, korkmam ve mutlu olmam bile değişmişti. (syf.199)


***Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririrz. (syf.214)


Metis Kitap/ 214 sayfa

İlk Basım Şubat 2008

Çeviri:Deniz Canefe

Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora

13 Ağustos 2009 Perşembe

30 MUMLU PASTA (Banu Özdemir)




"Kentli,kariyerli,ve bekar kadınların otuzlu yaş halleri "ni özetleyen çerezlik bir kitap 30 Mumlu Pasta.Kitabı yazan hatun , kendi durumuna uyan kişilere ilişkin genellemeler yapmış bu kitapta:Genelde şunu yeriz, şunu okur, şunu seyrederiz, günlerimizi böyle geçiririz, konuşmalarımızın ana maddeleri şunlar şunlardır vb... Erkeklere ve ilişkilere ait düşüncelerini, evliliğe ve çocuk sahibi olmaya dair hayallerini paylaşmış bizimle bol bol.. Koskoca holdingleri yöneten,hesapları elinde tutan kadınları tam bir "düş kırıklığı grubu" olarak tanıtmış bizlere... 30 yaş sendromuna girmenin üzerlerinde yarattığı baskıyı anlatıp,ideal erkeğe (!) ilişkin profili listelemiş tanıma uyan bir çok kadının anlattıklarından yola çıkarak...
7 aylık kitap yazım sürecinin sonunu, içtiği onca kahve ve yediği çikolataya rağmen 58 kilo kalarak ve 28 beden kotunun içine hala girebilerek (?????) bize bildiren Banu Özdemir'in
Türkiye'nin Brigitte Jones'larına, Ally Mc Beal'lerine adadığı kitabı bence tam bir sahil kitabı... Denizin kenarında 2 saatte bitirebilirsiniz,okursunuz ve kapağını kapattıktan sonra geri götürme zahmetine bile katlanmayıp yan şezlongta uzanan kişiye hediye edebilirsiniz :)
Alfa Yayınları /Kişisel Gelişim Serisi (Ne Alakaysa:)
195 Sayfa
1.-5. Basım:2004 / 6.Basım Eylül 2007

23 Temmuz 2009 Perşembe

KARADENİZ'İN YENİ SESLERİ:MARSİS VE KARMATE

Başka bir konuyu araştırmak için nette gezinirken gördüğüm bir blogtan aktarıyorum aşağıdaki tanıtımı...Ben iki grubunda müziklerini büyük zevkle dinlemeye başladım bile.Aldığım zevki sizinle paylaşabilmek adına izin isteyerek benim okuduğum satırları sizinle paylaşmak istedim. Bu arada yazıyı burada paylaşmam için izin veren Yasin Tekin'e çok teşekkür ederim.Şimdiden kulağınızın pasını silinmesi dileğiyle...





Karmate, Lazca’da “su değirmeni” anlamına geliyor. Grubun kendilerine bu ismi seçmesinde oldukça manidar. Günümüzde artık müziğin bilgisayarlarla dakikalar içinde üretilmesine karşı çıkan Karmate, müziğin emek isteyen bir sanat olduğunu vurgulamak için kendilerine bu ismi seçmişler. Son albümleri Nani geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Albümde Fuat Saka, Efkan Şeşen, İsmail Hakkı Demircioğlu, Şevval Sam gibi çok değerli müzisyenlerin katkıları var. Karmate şarkılarını Karadeniz’e rengini veren hemen hemen tüm dillerden seçmiş. Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenice gibi birçok dilde parçalar seslendiriyorlar. Grup elemanlarına bakacak olursak; vokalde Resul Dindar, gerivokalde ve kemençede Oktay Üst, tulumda İsmail Avcı İsmanaşi, akordionda Gökhan Özkan, buzuki lavta ve bağlamada Muhterem Sur, gitarda Eshat Alpkaya, basgitarda Yıldırım Yalçınkaya ve perküsyonda Ömür Arslan var. Grubun bir diğer hassasiyeti ise şarkıların doğal tınılarını bozmamak. Bu özelliklerinden dolayı ayrıca tebrik ve takdiri hak ediyorlar. Umarım çok daha güzel yerlerde görürüz kendilerini.





Karadeniz müziğine gönül verenlerin bikaç senedir keyifle dinlediği gruplardan olan Marsis, adını Kaçkar Dağları’nın bir zirvesinden almış. Karmate’ye göre biraz daha rock ağırlıklı müzik yapan Marsis özellikle festival performansları ile dulakların pasını siliyor. İlk albümleri Marsis Dağı, Kalan Müzik etiketiyle çıkmış. Solistleri Korhan Özyıldız’ın ses tonu Kazım Koyuncu’ya şaşırtıcı derecede benziyor. Grubun diğer elemanlarına anacak olursak; kemençede Ceyhun demir, tulumda Mustafa Gökay Ferah, basta Evren Arkman, perküsyonda Velican Sağun ve davulda Özgür Erkılıç var. Ayrıca elektorgitar ve akustik gitarda benim Çamur grubundan tanıdığım ve sevdiğim Çağatay Kadı yer alıyor. Grubun nükleer karşıtı duruşu da ayrıyeten değinilmesi gereken bir konu.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

KIZIMA...

Bu akşam yalnızız.Az önce uyuman gerektiğini söyledim,sende şarkı dinleyerek uyumak istediğini söyledin.Dinledin ve "Çok güzel şarkıymış." dedin.Müziğin son ritimlerinde de güzel bir uykuya daldın.Şimdi o şarkıyı kısık sesle tekrar açtım ve uykunda dinletiriyorum sana.Güzel rüyalar senin olsun bebeğim...

UMUT (Ayşe Kulin)



"Hayat Akan Bir Sudur " altbaşlığıyla yayınlanan Umut için söyleyeceğim ilk şey adı gibi akan bir su gibi hızlı okuduğumdur ama sadece bu kadar.Kitabı nisandan önce okumuştum, son zamanlarda yazma kabızlığına tutulduğumdan anca sıra geldi.Sıra geldide çok büyük bir sorun var ;ben kitap hakkında doğru düzgün hiç bir şey hatırlamıyorum.Güzeldi,hoştu,"VEDA"nın devamıydı,ilk romandaki karakterler büyümüş,çoğunun çoçuğu falan olmuştu.İlk romanda sürgüne gönderilen evin reisinin geri dönüşü ve yeni kurulan cumhuriyete uyum süreci oldukça zorlayıcı bir hal almıştı.Ermeni Aram ile konağın asi kızı Sabahat arasında gelişen aşk yarım kalmıştı.Romana yeni eklenen karakterlerden Muhittin'in ailesinin Bosna'dan göçü,İstanbul'daki hayata alışmaya çalışmaları hoş bir şekilde anlatılmıştı.Kitabın beni en çok etkileyen yerleri Muhittin'in Adana'da geçirdiği zamanlar ve o andan itibaren ülkesiyle ilgili görüşleri oldu. Belkide Muhittin'in bu kadar baskın anlatılmasının sebebi Ayşe Kulin'in babası olmasıdır.Kitap bebek Ayşe Kulin'in doğmasıylada son bulmuştu.


Neredeyse 400 sayfalık kitaptan aklımda kalanlar bundan ibaret...Belkide zaten bu kadarı kalmalıydı ve ben kitabın bana geçirttiği hoş zamanla avunmalıydım ama olmadı.Sanki eksik birşeyler var kitapta.Romanın geçtiği ilk cumhuriyet yıllarının sadece arka fon olarak kalmasının bir etkisi olabilir böyle hissetmemde. VEDA bu konuda çok daha doyurucu bir romandı.


Kitabı benim için farklı kılan tek şey eşim tarafından armağan edilmiş olmasıdır.3. devam romanını sabırsızlıkla değil ama yazarın konunun sonunu nasıl bağlayacağını merak ettiğim için bekliyorum.Okuyan ve okumayan herkese selam olsun.


***Kitabın kapağındaki resimde bulunanlar Ayşe Kulin'in anne ve babasına aitmiş.

Everest Yayınları / 381 sayfa
1. Basım Aralık 2008 (100000 adet)

15 Temmuz 2009 Çarşamba

SENİN ÖYKÜN HANGİSİ? ( İlknur Özdemir)


Paul Auster'ın kitaplarının çevirmeni olarak tanıdım ben İlknur Özdemir'i...Sonra bir gün kardeşimde kitabını gördüm ve okumak için ödünç aldım.

İçinde kısa 10 öykü bulunduran kitabın ilk farkedilir yanı sade dili.Nasıl konuşuyorsak,
nasıl düşünüyorsak öyle yazmış İlknur Hanım.Öykülerin en büyük ortak yanı taşıdıkları hüzün. Hepsinde yorgun insanlar var;kendileriyle hesaplaşmaya çalışan,yarım kalmış aşklarının peşinden koşturan,yalnızlıklarını yok etmeye çalışan bir sürü insan...

Öykülerin yapısı oldukça klasik duruyor.Girişte kahramanların şimdiki durumu anlatılıyor,gelişmede bu duruma sebep veren haller açıklanıyor,sonuçta ise hüznün ağır bastığı bir sonla girişteki durum bir sonuca bağlanıyor.

Yaprakların düşmeye başladığı bir sonbahar gününde pencere kenarına kurulup elde ıhlamurla birlikte okumak için oldukça ideal öykülerden oluşuyor bu kitap...Ne daha fazlası ne daha azı...Tatlı ama geçici bir muhabbeti anımsatıyor öyküler...Ben o düzgün çevirileri yapan kişiden nedense daha ilginç öyküler beklerdim ama kısmette bu varmış...Sanırım yazarda çok farklı düşünmese gerek ki bundan başka kitap çıkarmamış...Bir röportajında "Yazarlık çok başka bir şey, zaten ben yazar değilim; ben yazı yazıyorum, öykü yazıyorum. Bir kitapla yazar olunacağına inanmıyorum." demiş.Banada tam üstüne bastınız İlknur Hanım demek düşüyor.

Can yayınları /173 Sayfa

1. basım Mart 2004

24 Haziran 2009 Çarşamba

İŞTE HALİMİZ....


Deniz kenarında,çadırımızdayız stop
Kitaplarım yanımda,hem de en çok istediklerim stop
Tüm gün kızımı seyrediyorum,onunla ilgileniyorum stop
Sağlık sıhhat yerinde,afiyetteyiz stop
Daha ne isteyeyim stop

17 Haziran 2009 Çarşamba

BEYOĞLU RAPSODİSİ (Ahmet Ümit)


"Yazgıya inanmam,ama olaylar bu düşüncemin yanlışlığını kanıtlamak istercesine ardı ardına sıralanmaya başladığında,bunları kurgulayan birir mi var,diye endişelenmekten de kendimi alamam." diye başlayan bir kitap elinizdeyse ve yazarı da Ahmet Ümit se heyecanlı birşeylere hazırlamaz mısınız kendinizi?Bende öyle yaptım ama uzun bir süre heyecanlanacağım anı beklemekle kalakaldım.Garip bir durum değil mi?Kütüphaneden aldığım kitabı okumam belkide bu yüzden uzun sürdü.


Kitabın ana karakterleri Selim,Nihat ve Kenan'ın arkadaşlıkları yatılı olarak okudukları Galatasaray Lisesinden beri devam ediyor.birbirinin zıttı ama tamamlayıcı kişiliklere sahip bu arkadaşlar herbiri farklı bir hayat sergilesede sık sık görüşmeyi ve çoğu şeyi birlikte yapmayı ihmal etmiyorlar.grubun en pısırığı olan NİHAT okul zamanındaki takipçi kişiliğini yaşamı boyunca devam ettirmiştir.Farklı işler denemiş sonunda bir sahaf açmış,şair karısı Melek'in gölgesinde kızı Dize ile bata çıka bir yaşam sürmektedir.KENAN hiç evlenmemiş,yakışıklı bir zamparadır.Grubun liderliğini üstlenmiştir,hayal gücü ve hayatı yaşama konusundaki fikirleri herkesin hayranlığını toplamaktadır.Hukuk okumasına rağmen babasının mesleği olan sigortacılığı devam ettirmiş ve kendine uğraş olarak fotoğrafçılığı seçmiştir.SELİM grubun en mantıklısı,en sağlam öngörüde bulunanıdır.Karısı Gülriz ve Down sedromlu oğlu Burç'la örnek bir aile hayatı sergilemektedir.Mimarlık okumasına,Beyoğlu tarihine ve yapılarına delicesine tutkun olmasına rağmen babasının geliştirdiği tekstil işine devam etmiş ve ailesinin ferdi kadar sevdiği Azya markasını yaratmıştır.


Bu 3 silahşörün hayatı Kenan'ın ilginç bir fotoğraf konusu bulmasıyla değişir.Kenan,Nihat'ın verdiği akılla cinayet mahallerinin fotoğraflarını çekecek ve kendini fotoğraf camiasına sanatçı olarak kabul ettirmeye çalışacaktır.Bu belalı işin içine sanat yönetmeni KATYA'nın da dahil olmasıyla işler biraz daha karışır.Ama asıl karışıklık Kenan'ın fotoğraf çekmeyi bırakıp birbiriyle ilintili olduğunu düşündüğü iki cinayeti çözmeye çalışmasıyla başlar.


Kitabın en kötü yanı buraya kadar anlattıklarımın kitabın yarısında anlatılıyor olması.Yani ilk 200 sayfa boyunca giriş bölümü okuyoruz.Karakterleri tanıyıp,mazilerine ilişkin bilgiler alıyoruz. Başkası tarafından yazılmış olsa normal kabul edilebilecek bu durum,heyecanına baştan hazırlanılan bir romanda beni biraz sıktı doğrusu.Kitabı devam ettirmemin en büyük nedeni Selim'in Beyoğlu mimarisi hakkında verdiği bilgilerin çekiciliği ve kitabın başlarında verilen bir bilgiye dayanarak tahmin ettiğim katilin doğru çıkıp çıkmayacağı merakıdır.Merak edenler için söyleyeyim tahminim doğru çıktı ama benimki olaylardan bağımsız bir tahmindi.Sadece küçük bir film hilesini kitaba uygulayıp tahmin ettim çünkü katili...Hani derler ya" Bir filmin başında eğer duvarda bir silah gösteriliyorsa,o silah eninde sonunda patlar." diye...İşte benim tahminim de bu teze dayanıyordu ama sonuçta işe yaradı:)


Kitaba dönecek olursak,beklenti düzeyi ayarlanıp okunursa kesinlikle keyifli bir kitap...Biraz kalın ama çok kafa karıştırıcı olmadığı için yaz günleri içinde ideal...Aile, dostluk,ölümsüzlük ve sanat hakkındaki beylik sözlerde kurguya yedirildiğinden insanı bunaltmadan düşündürüyor. Özellikle Beyoğlu'nda bir gezintiye çıkmak isteyenlere tavsiye olunur...


***Ne derlerse desinler,aşk,yaşamdaki en önemli duygu değildir.Aşk kaypak,sahte,kalıcılığı olmayan,tutarsız bir güdüdür. (syf.198)


***Alışkanlıklar,hırslar,bencillikler...Bu maddi bağlar,kör tutkular bizi tenimizden,aklımızdan, yüreğimizden,kursağımızdan yakalamış,sonu gelmez istekler,hiç doyurulamayacak açlıklarla ruhumuzu lAnetlemiştir.Belki ben, belki Kenan bu eskimiş binanın(Galata Mevlevianesinden bahsediyor) bu dilsiz bahçenin bize ne demek istediğini analayabilsek,bencilliğimizden soyunup, bugün ya da gelecekte adımızı sürdürmek adına hırsla yürüttüğümüz kavganın cenderesinden kurtularak,sessiz ağaçların,mezarlarda yatan ulu ölülerin,yani bu mekanın bir parçası olmak isteyeceğiz.Ama ne ben ne de Kenan,henüz alışkanlıklarımızı kirli bir gömlek gibi çıkarıp atabilecek olgunluğa erişemediğimiz için ömrümüzü,kendi hırsımızın bizden bağımsız olarak çizdiği bir daire içinde koşturarak tamamlayacağız...(syf.319)


***Hakikat bu caddede değildir.Hakikat,mağazaların vitrininde değildir.Hakikat,kadınların gözlerinde,dudaklarında,göğüslerinde,bacak aralarında değildir.Sinemaların koltuklarında, meyhane masalarında,içki kadehlerinde, sarhoş gözyaşlarında değildir.Hakikat evlerdedir. Evlerin mutfağında,banyosunda,oturma odasındadır.Hakikat halının altındadır,buzdolabının içindedir,yastığınızın köşesindedir,resminizin çerçevesindedir,kütüphanededir. Kütüphanedeki kitapların içindedir.Hakikatı bulmak için bakmak yetmez,görmek gerekir. Ey hakikatı arayanlar! Eve dönün,kütüphanenize tekrar bakın.Hakikatı anlatan o kitabı arayın.O kitabı bulana ne mutludur ki,hakikatın yanı sıra ölümsüzlüğün ışığıyla da aydınlanacaktır. (syf.353)
Doğan Kitap /384 sayfa
1. Baskı Eylül 2003
13. baskı Haziran 2004

9 Haziran 2009 Salı

ÖN MUHASEBE

Sabahın köründe kalkmamın elbet bir sebebi vardı...Tertemiz bir havanın olduğu , kuşlardan başka mırıldanan canlının olmadığı bir köyde kim abahın 5'inde kalkmaz ki...Çektim ocağın önündeki bankı,seyretim bu cennet köşedeki yemyeşil dağları...Sonra aklıma kızım geldi,onu çok özlediğimi hatırladım.Son bir ayda başıma gelenlerin muhasebesini tuttum biraz da...

Mesela 8 gün önce başıma gelen trafik kazasını...Hiç suçum olmadığı halde bir insana dolaylı yoldan zarar vermenin azabını...İnsanların iyiniyeti suistimale ne kadar meyilli olduklarını...Eğer ki tanıdığınız birileri yoksa tüm devlet kurumlarında iş yaptırmanın bu ülkenin en büyük eziyeti olduğunu...Can korkusunu,"eğer"lerin yarattığı ızdırabı,daha kötüsünü düşünmenin yarattığı psikolojik baskıyı...

Sonra kazadan önceki haftaya kaydı aklım.Benim minik prensesimin yaptığı resimle kazandığı birinciliğe...O minik parmaklardaki maharete,kücücük beynindeki hayal dünyasına,kazanmanın ne olduğunu yeni yeni öğrenen bir yüreğin sevincine takıldı düşüncelerim...Yanımda olsa hemstır öpüşüyle dokunacağım yanaklarını özledim en derinden..

Gelecek bir ay için üstünkörü bir plan yaptım o sessizlikte...Her haftasonu en az bir düğünün bizi beklediğini düşününce telaşlanmadım desem yalan olur...Sonra bu hafta alınacak karne heyecanı...Nasıl yapsakta kaçırmasak dediğimiz "Uçurtma Şenliği"....Okunmayı bekleyen kitaplar...Yazılmaya başlanıp tamamlanamamış kayıtlar...Bitirilmiş bir puzzledan sonra içime yerleşen boşluk duygusu...Ve şu ana itibariyle beni kahvaltıya çağıran telefonun sesi:):):)

24 Mayıs 2009 Pazar

***Cidden çok zaman olmuş yazmayalı ama son zamanlarda zaman meftunumu kaybettim.Nedeni benim inatçılığım yüzünden başıma musallat olan diş ağrısıdır.Otuzuma girmeme iki basamak kalmasına rağmen yeni çıkmaya başlayan yirmilik dişim son zamanlarda tek yoldaşım oldu desem yalan olmaz.Çok korkuyorum dişçiden...Tahmin bile edemezsiniz korkumun boyutunu... Beni hüngür hüngür ağlatan bir ağrıya rağmen direnip gitmedim dişçiye anlayın siz artık... İnattan iltiaplanmış bir diş,ağlamaktan kızarmış gözler,ağrı kesici içmekten mahvolmuş bir mideyle daha fazla baş edemeyince zorla götürüldüm dişçiye.Şu anda bu satırları yazabiliyorsam başlanılan antibiyotik tedavisi sayesindedir.Pazartesi günü de randevum var ama nasıl gidicem bende bilmiyorum.Hayatla olan bağımı minumum seviyede tutmamı sağladı küçücük bir diş...Sayesinde haftalardır bilgisayarı açmadım,kısacık kitapları 1-2 sayfa ancak okuyabildim. Çoğu günler ağrıdan işe bile gidemedim.İşle ilgili yoğunlukta araya girince sayfam günlerdir öksüz kaldı:(



***Ian McEwan /Yabancı Kucak, Margaret Mazzantini /Sakın Kımıldama, Selçuk Altun/ Bir Sen YakınsınUzakta Kalınca , Aslı Erdoğan /Kırmızı Pelerinli Kent, Deniz Kavukçuoğlu/ Zarife, J.D. Salinger /Franny ve Zooey, Elif Şafak/Aşk son zamanlarda okuduğum ama paylaşamadığım nice kitaptan birkaç tanesi...Önceden okuyupta yazamadıklarımı da ekleyince hatırı sayılır bir birikim çıkıyor ortaya ve ben bu dağı eritmek için hala bir çözüm yolu bulamadım...

***En sonunda kendime bir puzzle aldım.Sanki deneyimliymişim gibi 1000 lik aldım.İşin en zor tarafı yaptığım seçimdeymiş.Monet'in sevdiğim tablolarından birini aldım ama malum tabloda yeşil, açık yeşil,kırmızı noktalı yeşil,mavi, açık mavi ve beyaz noktalı maviden başka renk olmadığından bir hayli zorlanıyorum...Bir dahaki puzzle kesinlikle daha renkli olacak.Bitirebilirsem resmini eklerim.

Kızım uyandı.İzninizle...

8 Mayıs 2009 Cuma

Çok yorgundum.Akşam 8'de yatağa süzüldüm.Geldi yanıma"Hasta mısın canım ?" dedi.Sadece uykum olduğunu söyledim."Birazcık kitap okuyalım ,ondan sonra beraber uyuruz olur mu?" dedi."Olur." dedim.Ben okudum o sorular sordu."Kalanını yarın okuyalım mı?" dedim esneyerek, hiç itiraz etmedi.Işığı kapatıp sarıldık.Saçları yumuşacık,yüzüme değdi;teri tenimi ılıttı; nefesini hissettikçe kendimi uyku bulutlarına yumuşacık bıraktım.Sabah 5'e kadar soluksuz uyumuşuz. Sen benim en güzel yanımsın,süründüğüm en güzel parfüm senin kokun...Zaten biliyordum ama artık iyice anladım,sen bir meleksin...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

HIDRALLEZ GELMİŞ (HATTA GEÇMİŞ) NEYİME...

Hala baharın gelmediği,güneşli ılık günlerin kendini hissettirmediği bir memleketten yazılacak yazıdan hayır gelir mi bilmiyorum ama şu anda can sıkıntısından patlamamak için yapabileceğim tek şey yazmak...Nerdeyse Mayıs'ın 1/3 ü bitti ama biz doğru düzgün güneş yüzü görmedik. Bırakın bahar rehavetini yaşamayı henüz baharı yaşamaya başlayamadık. Tamam; yağmur güzel, yeşillik güzel, sisi güzel ama bir yere kadar...Bunalmaya başladım. İşyerindeki sobanın cızırtısından, evdeki kalorifer kokusundan,üstümden hala çıkaramadığım montumdan, Eylül Ilgın'ın bitmeyen öksürüğünden bıkmaya başladım. Gamzem tatil planları yapıyor, başkaları piknikten pikniğe savruluyor ama ben hala kışlıkları kaldıramıyorum...Acilen bir avuş güneşe ihtiyacım var...Onu bulursam güzelliklerin devamı kendiliğinden gelir biliyorum...


Bu sıkıntılı zamanların benim gözümde iki ilacı var.Biri kızım diğeride kitaplarım.Onların bulunduğu göze sürekli yenilerini eklerken tattığım zevki anlatamam. İşte o zevki yaşatan müstesna güzellikler....

J.D. Salinger / Franny ve Zooey (Endişeli Peri'den )
Okumak için sabırsızlanıyorum gerçekten...
En iyisi bu akşam eve gidince kuzunun eline Bulut Perisi İnci'yi vereyim, kendimde Zooey'in hikayesini okumaya devam edeyim.Hem belki güneşte açar ....