18 Şubat 2008 Pazartesi

PORTOBELLO CADISI (Paulo Coelho)

Ve aşk aşktır.

Çevremizdeki insanları ne kadar tanıyoruz?Kendimizi ne kadar tanıma eğilimindeyiz?Yapmak istediğimiz şeyler için bedeller ödemeye hazır mıyız peki?Yada bedel ödemek gerekli midir?İşte bu kitabın insana düşündürttüğü sorulardan bazıları bunlar.Tamda yaşadığım küçük bir olay üzerine"Dışarıdan bu şekilde mi gözüküyorum?"diye düşünmeye başladığımda okumaya koyuldum kitabı.İyide denk geldi.
Kitabın asıl kahramanı,gerçek adı Şirin Halil olan ama genelde Athena adını kullanan bir kadın.Kim olduğunu ancak sonunda anlıyabildiğimiz kitabın anlatıcısı tarafından çeşitli kişilerle röportaj yapılarak Athena'nın hayatı anlatılmak istenmiş.Hayatının farklı bölümünü anlatan bu kişiler tarafından ortaya birbirinden farklı Athena'lar çıkmış.
Heron Ryan, 44 yaşında bir gazetecidir.Andrea McCaın, 32 yaşında tiyatro oyuncusudur.Deıdre O'Neıll, 37 yaşında bir doktordur.Lella Zeyneb,64 yaşında ve nümerologtur.Samira R. Halil,57 yaşındave ev kadınıdır.Lukas Jessen-Petersen ,32 yaşında ve mühendistir.Gıancarlo Fontana,72 yaşındadır ve pederdir.Pavel Podbıelskı,57 yaşındadır ve Athena'nın ev sahibidir.Peter Sherney 47 yaşındadır Athena'nın çalıştığı bankanın şube müdürüdür.
Nebil Aleyhi ise Dubai'de çöllerde yaşayan bedevidir.Voşo Buşalo 65yaşında, lokanta sahibi bir çingenedir.Liliana,terzidir ve Athena tarfından bulunmayı beklemektedir.Antoıne Locadour,74 yaşında tarihçidir.Tüm bu kişiler bir şekilde Athena'nın haytına girmiş ve kendi hayatları etkilenmiştir.
Şirin Halil Lübnan'lı zengin bir aile tarafından Romanya'daki bir yurttan evlatlık alınmıştır.Lübnan'da patlak veren savaş yüzünden ailesiyle beraber Londra'ya yerleşmiştir.Küçüklüğünden beri doğa üstü güçlerle iletişim kurduğunu söylemektedir.Dans ederek Tanrıya ulaştığını söyleyen bu genç kadının farklı kıtalarda geçen yaşam parçalarından sonra öğrendiklerini, başkalarına öğretebilmek için kendi hayatını ortaya koyuşu anlatılıyor kitapta.Bazıları tarafından misyoner bir tavır gibi gözükme riskine rağmen,suçlamalara aldırmadan hayatını dilediği gibi yaşayan ve karşılığında bedelini ödeyen bir kadının öyküsü bu.
*** En kusursuz cineyet budur;yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü,bunu hangi güdüyle yaptıklarını,suçluların nerde bulunacağını bilemeyiz.
***Anlattıklarını kayda alırken;hiçbir şeyin kesin olmadığını,her birinin nasıl algıladığına bağlı olduğunu gördüm.Kim olduğumuzu anlamanın en iyi yolu,çoğu zaman başkalarının bizi nasıl gördüğünü öğrenmektir.
***Aç mısın?Bir şeyler yermisin?
(Bu cümle sizin için bişey ifade etmeyebilir ama çok şey hatırlattı.Bu cümle bir anne tarafından çocuğuna söyleniyor.Hangileri olduğunu hatırlamıyorum ama tam olarak bu cümleye daha önce birçok kitapta rastladım.Ve eminimki şartlar,durum ne olursa olsun sizi gördüğünde ilk olarak bu soroyu soracak tek bir insan vardır dünyada:Anneniz...)
***Bulaşık yıkarken dua et.yıkanacaktabaklar olduğuna şükret;çünkü bu,yiyecek bir şeyler olduğunuı,birilerini doyurduğunu,birileriyle ilgilendiğini,yemek yapıp sofra kurduğunu gösterir.Oanda yıkayacak tek bir tabağı olamyan,sofra kuracağı hiç kimsesi olmayan milyonlarca insanı düşün.
(Sizi bilmem ama ben bu düşünce tarzını her hareketime yansıtmaya çalışırım. Şükür benim hayatımda önemli bir şeydir.)
***Evin içinde göz gezdirirken,"Söyle," dedi."Öğrenmek bir yığın kitabı raflara dizmek midir,yoksa artık işe yaramayan ne varsa hepsini bir yana bırakıp hafifleyerek yoluna devam etmek mi?
(Bu şekilde başlayan ve 2 sayfa boyunca kitapla ilgili görüşlerini sıralayan Athena sanki bana taş atıyormuş gibi geldi.Daha sonra Milliyet sanat'ta okuduğum bir yazı içimi rahatlattı rahatlatmasına ama yinede bu durum kitap fetişistliğimi örtbas etmeye yetmedi .Kim ne derse desin kitaplarımdan vazgeçmeye niyetim yok.Bu konuyu daha ayrıntılı konuşmak gerek aslında.)
***"Ona neden Aya Sofya diyorsun?"
"Benim fikrimdi.Aya Sofya,bir kitapta gördüğüm olağanüstü güzellikte bir caminin adı."
(Kasıt aramak gerekir mi bilmiyorum ama Aya Sofya 'nın adının yanında İstanbul'un yada Türkiye'nin adının geçmemesi bana garip geldi.En azından dipnot olarak belirtilmesi gerkirdi diye düşünüyorum.Sizce de daha uygun olma mıydı?)
***"Kötü olan insanın ağzına giren değil,ağzından çıkandır."
Alıntılarımın altına açıklama yapmadan duramadım ,çünkü alıntı olarak yazdığım herşeyin katıldığım bir görüş gibi düşünülmesini istemiyorum.Kitap hakkındaki genel düşüncem diğer Paulo Coelho kitaplarını beğendiyseniz bunuda beğeneceğiniz yolunda.Keyifli okumalar...

15 Şubat 2008 Cuma

BİR İNTİHAR GİBİ

Birazdan kudurur deniz...

Birazdan dalgaların sırtından,

Üst-üste fışkıran rüzgarlar;

Bir intikam gibi saldırınca üstüne;

Yüzüne şarkılar çarpar,

Yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın.


Sen artık buralarda duramazsın!..


Şiir:Yusuf Hayaloğlu

13 Şubat 2008 Çarşamba

ERKEKLERİN HİKAYELERİ (Derleme)


"Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" üst başlığını taşıyan kitap anlaşıldığı üzere bir derleme yapıt.Daha önce okumadığım bir sürü yazarla tanışacağım için ağırdan alarak okumayı yeğledim.Kitabın başında öykü tadında bir önsözü var Murathan Mungan'ın..İşte onun ağzından kitabın kısa bir özeti:"Erkeklerin bağımsızlık merakları, serüven tutkuları, sevgi gereksinimleri, sahiplenme istekleri, bağlanma korkuları, toplumsal rolleri ve birlikteliğin tuzaklarından kalkarak çoğaltılabilecek nice durumun yarattığı iki cins arasındaki ezeli sorunlar içinde sıkışıp kalmış bu hikayeler toplu olarak okunduğunda başka bir boyut kazanıyor"

Kendini Öldürenler(Cesare Pavese/Egemen Berköz):
Yaşadığı kötü ilişkinin sonunda hissettiği acıları yeni ilişkisinden çıkaran bir adamın ve tek derdi bu adam tarafından sevilmek olan Carlotta'nın hikayesi bu.Carlotta'yı kendini temize çeken bir sünger olarak gören anlatıcıya kızmakla acımak arasında kaldım.

Madmazel Claude(Henry Miller/Sinan Fişek):
Madmazel Claude adlı hayat kadınını seven , ona acıyan adamın;nasıl olupta onun satıcısı konumuna geldiğini ve bu durumun yarattığı duyguları anlatıyor.

Sesler (Vladimir Nabokov/Seniha Akar):
Evli bir kadına aşık adamın,sevgilisiyle gittiği çay daveti üzerine kurulmuş bu hikaye seslerin eşliğinde oluşturulmuş.Konudan çok ses tasvirlerinin dikkatimi çektiğini söylemeliyim.

Meslek Seçimi (Bernard Malamud/Yasemin Güniz Sertel):
Karısı tarafından aldatılan Cronin'in tekrar üniversite öğretmenliğine başlaması ve öğrencileri arasında yaşça büyük olan Mary Lou ile yakınlaşması ile başlıyor hikaye.Mary Lou Cronin'den hoşlandığı ve ona güvendiği için dürüst olmak istiyor;geçmişinde yaşadığı kötü olayları bütün samimiyetiyle anlatıyor.Cronin anlatılanları kaldıramıyor ve aralarındaki ilişki bozuluyor.Mary Lou'yu herşeye rağmen kıskanan Cronin kızın hayatına girenlere bildiklerini anlatıp,kızın hayatını sekteye uğratıyor.Bu hikaye beni ikili ilişkilerdeki dürüstlük seviyesinin ne olması gerektiği;insanları geçmiş yaşamlarına göre yargılama kriterlerinin ne olduğu konusunda tekrar düşünmeye itti.

Merhem (John Cheever/Tomris Uyar):
Eşinin evi terketmesi üzerine,kendine yaptığı "kolay yaşam planı"na göre yaşamaya çalışan bir adam anlatılıyor.Hergün iş çıkışı aynı şeyleri yapan,gece uykusuzluğuna katlanmak için kitap okurken komşularından biri tarafından dikizlenen bu adamın öyküsü benim hoşuma gitti.Bu beğenide çevirinin anlaşılır ve düzgün yapılmasının payı olduğu gibi "Zaman her yaraya merhemdir" sözününde etkisi olduğunu düşünüyorum.
Kameriye (Raymond Carver/Zafer Aracagök):
Holly ve Duane adlarındaki çiftin başarısızlıklarını tartıştıkları ve birbirlerini suçladıkları sıradan bir hikaye bence.

Fazla Karıştırma (Alberto Moravia/Betül Parlak):
Kitapta beni en çok eğlendiren hikaye buydu diyebilirim.Karısına yapışık ikiz gibi yaşamayı adet edinmiş,pipirikli,sürekli konuşan,feminen huyları ağır basan,karşısındakinin duygularını anlamaktan bihaber bir adamın,karısının kendisini neden terkettiğini bulmak için yaptığı hesaplaşmaya tanık oluyorsunuz bu öyküde. Anlattıklarının sadece biri için bile bırakılabilecek bir adam olduğu halde kibirinin farkına varmadan kendini haklı görmesi mizahı yüksek bir hikaye çıkarmış ortaya.

Gün Boyu Gece Yarısı (Hanıf Kureishi/İlknur Özdemir):
Maria'nın gebeliği yüzünden eşinden,evinden ayrılan İan'ın işide savsaklaması sonucu ikilinin düştükleri çıkmazı ve bu çıkmazdan kurtulmanın yollarını aramalarını anlatan bu hikaye beni sıkmaktan başka bir etki yaratmadı üzerimde.

Benim Anlatışım (Truman Capote/Mehmet Fuat):
Yine komik bir hikaye...Karısı Marge ile evliliğini talihsizlik olarak niteleyen ama asıl talihsizliğin eşinin iki halasıyla aynı evde yaşamak olduğunu çok zaman geçmedem öğrenen bir erkeğin haklılık savaşını (kendi anlatışıyla!) ve bu savaş uğruna çıldırmasını okuyorsunuz.Sonunda kim haklı siz karar verin.
Buluşma (Charles Bukowski/Avi Pardo):
Hastaneden yeni çıkan çulsuz Harry ile işveli sevgilisi Madge'nin uzun süre sonraki ilk buluşmalarını anlatan,parasızda mutlu olunabileceğine !! dair bir öykü.. Bukowski'nin argo yüklü dili ilk defa okuyanlara fazla serbest gelebilir.

Laçen'le Hıdır'ın Öyküsü (Paul Bowles/Yurdanur Salman):
İki fakir arkadaşın gündelik yaşamlarına ve kızlarla olan ilişkilerini anlatan bir hikaye...

Araya Giren ( Jorge Luis Borges/Fatih Özgüven):
Herşeyi birlikte yapan,birbirlerine bağlı iki erkek kardeşin,varlığı sadece maddesel olarak anlamlandırılmış bir kadını hayatlarına soktuktan sonra başlarına gelenleri anlatıyor.

"Ağlamamak için kendilerini zor tutarak kucaklaştılar.Aralarında bir bağ daha vardı artık_acımasızca kurban ettikleri kadın ve onu unutmak için duydukları ortak istek."

Otostop Oyunu (Milan Kundera/Serdar Rifat Kırkoğlu):
Tatil için yola çıkan iki sevgilinin,yolculuklarını heyecanlandırmak için plansız olarak başladıkları otostop oyunu bu öykünün ana konusu.Olay kurgusu,konusu,betimlemeleri ile en çok beğendiğimhikayelerden biri oldu.Olduğumuz ile olmak istediğimiz,karşımızda gördüğümüz ile görmek istediğimiz kişi arasındaki farkların derinine inince insan ruhunun nasıl sallantılar geçirdiğine dair harika bir öykü bence.

Benzin İstasyonundaki Kadın (Bernhard Schlink/Ali Özdamar):
15-16 yaşından sonra ömrüne eşlik eden rüyayla yaşayan bir adam...Sakin ve rahat hayatlarıyla beraber kaybolan evlilik heyecanları kaybolan ve aşktan çok yaşamı birlikte sürdürme amacı taşıyan bir çift...2. Bahar havaında çıkılan bir gezi...Yeniden yakınlaşma evresinde,ömre sahip çıkan rüyanın gerçekleşmesi...Gerçek hayatla-rüya hayat arasında kalmanın verdiği şaşkınlık hissi içerisinde kendini yeniden oluşturmanın serüveni...Bence kitabın en güzel hikayelerinden biri.

"-Durur musun lütfen?
Karısı kenara yanaştı ve durdu.Şimdi diye düşündü,şimdi.
-Ben burada ineceğim.Seninle devam etmiyorum.Davranışımın çok tuhaf olduğunu biliyorum.Dahada iyi bilmem gerekirdi.Ama daha da iyi nasıl bilebilirdim,bunu da bilmiyorum.Yıkıntılar içinde doğrulmaya çalışıyoruz.Ben seninle yıkıntılar içinde doğrulmak istemiyorum.Sadece bir kere daha denemek istiyorum.
-Neyi?neyi denemek istiyorsun?
-Hayatı,aşkı,yeni bir başlangıcı,her şeyi işte."

.......Ertesi sabah denize yürüdü.Kumsalda yine sis vardı,gökyüzü ve deniz kurşuni;hava sıcak;nemli ve bunaltıcıydı.Sanki önünde daha çok zaman varmış duygusuna kapıldı."

Bir Aile Yemeği (Kazuo ishiguro/Haluk Erdemol):
Annesinin beklenmedik ölümünden sonra ülkesine dönen,genç bir erkeğin yemek öncesinde ve yemek sırasında babası ve kızkardeşiyle konuştuğu konular anlatılmış.Pişmanlıklar,farklı düşünceler,itiraflarve yazlmamış ama benim hissettiğim son karmaşık bir duygu seline kapılmama sebep oldu.Hikayedeki mekan betimlemeleri o kadar güzel verilmiş ki ayrıntılar gözümün önünden birer birer geçti.

Aydınlık Ve Temiz Bir Yer (Ernest Hemingway/Mehmet Harmancı):
2 Garsonun yaşlı ve sarhoş müşteri üzerinden başlattıkları konuşmayı konu edinmiş bu kısa öykü kitabın en sonuncusu.Erkek yalnızlığını net ve kısa bir biçimde aktarmayı başarmış.

Benim açımdan kitabın bana kazandırdığı en büyük artı yeni yazarlarla tanışma isteği uyandırması oldu.Kundera'ya ,Schlink'e ait başka şeyler okumak için sabırsızlanıyorum.



6 Şubat 2008 Çarşamba

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN (Hıfzı Topuz)


Adındanda anlaşıldığı üzere bu kitap Sabahattin Ali'nin romanı.Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgiler ışığında kurgulunan bu roman Sabahattin Ali'nin yaşantısını,amacını,aşklarını,ülküsünü,dönemin siyasal olaylarını,çeşitli yerlerde çıkmış yazılarını bize aktarıyor.Ölüme uzanan yolculuk adı altında Sabahattin Alinin ölümüyle başlıyor kitap.Hiçbir insana yakışmayan şekilde 41 yaşında öldürülen Sabahattin Ali giriştiği özgürlük,çağdaşlaşma savaşının bedelini bu katledilerek ödemiş.Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu kendisi çok daha iyi özetlemiş: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi". Sabahattin Ali kitapta anlatıldığı kadarıyla devrimciden ziyade bir sempatizan,yurdunun bağımsızlığını isteyen bir vatansever,Amerikan himayesine karşı çıkan bir bağımzılık sevdalısı,hiçbir siyasal örgüte ve partiye bağlı olmayan özgürlükçü bir insan.Çok uzun sürelerde olmasa da yattığı hapisliğin ruhuna çok şey eklediği ve çok şey alıp götürdüğü aşikardır.Zaten kitaplarının adını bile bilmeyen bir çok insan onu özellikle Sinop Cezaevinde yazdığı "Hapishane Şarkıları" ile tanımaz mı?İşte o şiirlerden bazıları:
Ey gönül kusa benzerdin
Kafesler sana dar gelir
Bir yerde durmaz gezerdin
Hapislik sana zor gelir

***********************
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma

************************
Döndüm daldan kopan kuru yaprağa, leylim ley,
Seher yeli dagit beni kir beni, leylim ley
Götür tozlarimi burdan uzağa,leylim ley
Yarin çiplak ayagina sür beni,leylim ley, leylim ley, leylim ley

***********************
Avluda volta vururum
Kah duşünür otururum
Türlü hayaller görürüm
Geçmiyor günler geçmiyor
Dışarıda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor

**********************
Şehirler bana bir tuzak
İnsan sohbetleri yasak
Uzak olun benden uzak
Benim meskenim
Dağlardır dağlar
Dağlardır dağlar...

Sabahattin Ali’nin Nâzım Hikmet’ten Bedri Rahmi Eyuboğlu, Orhan Veli,Pertev Naili Boratav,Behice Boran ve Asaf Halat Çelebi’ye; Sabiha Sertel’den Vâlâ Nurettin, Rasih Nuri İleri, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’a yayılan dostluklarına da değiniliyor kitapta. Kitap onu tanıyan biri tarafından yazıldığı için yanlı olma olasılığını zaten biliyorum ama ek okumalar yapılarak yakın tarihimiz hakkında çok şey öğrenilebileceği bir gerçek.Komünist yakıştırmalarını reddeden,devrimciden çok demokrasi isteyen bir romantik olan Sabahattin Ali’nin kitaplarını okuyup beğendiyseniz bu kitabı okumanızı öneririm.

4 Şubat 2008 Pazartesi

ACI KAHVE ( Agatha Christie )

Hercule Poirot ve arkadaşı Hastings Sir Claud Amory'in isteği üzerine Surrey'e giderler ama eve gittiklerinde geç kalmışlardır.Ünlü fizikçi öldürülmüş ve savunmada kullanılacak önemli formülü çalınmıştır.2 arkadaş evin içinde bulunan akraba,konuk ve hizmetçilerden kimin hırsız - katil olduğunu bulmaya çalışırlar.

Okuduğum 2. Agatha kitabı ama bunun bir farkı var;tiyatro eseri olarak yazılmış.Sanırım bu yüzden On küçük Zenci'deki kadar heyecanlanmadım. Karakter sayısı az olduğu için belkide 20 bölümlük kitaptaki katili 4. bölümde tahmin edebiliyorsunuz (yani ben ettim).Tiyatro sahnesinde canlandırıldığında daha anlamlı olacağı düşündüğüm kitabın zeki kurgusunu yabana atmamak gerek.Sağduyulu,zeki Poirot ve bence komik arkadaşı Hastings arasındaki diyaloglar da çok eğlenceliydi.

Polisiye türüne attığım küçük adımlar sanırım beni oldukça uzun bir yola yönlendirecek.Değişik birkaç isim belirledim ama sizinde polisiye önerilerinizi bekliyorum arkadaşlar.

31 Ocak 2008 Perşembe

BÜTÜN HİKAYELERİ 1 ( Edgar Allan Poe )


Adı Hasan Ali Toptaş'ın isminin yanında anılınca ,Selçuk Altun'un son romanına etkilerini okuyunca ,sadece Anabel Lee şiirinden tanıdığım Edgar Allan Poe'yu okumaya karar verdim.Zaten ne zamandır kütüphanede 5 ciltlik sıralanmışlığıyla (yan yana 5 cildi sıralanınca yazarın resmi ortaya çıkıyor) bana göz kırpıyordu.Zamanlamanın doğru olacağını düşündüm ve ilk iki cildi aldım.Beklediğimden daha değişik tarzda yazılmış hikayelerle karşılaştım. Kelimelerin dizilişi görünmez bir duvar ördü önüme ve giremedim öykülerin içine.Anlatılan karamsarlık ve az önce bahsettiğim dışlanmışlık beni sıksada iç sesim okumaya devam etmemi söyledi.Ama ne yazık ki 1. cildi kendimi itekleyerek bitirdim.2. cilde ise elimi bile sürmedim.Somut bir olay kurgusu üzerine sıralanmış karşık duygular, düşünceler beni nedense itti.Biraz ara verdikten sonra okumayı tekrar denemek istiyorum,belki zamanlamam yanlıştı.


28 Ocak 2008 Pazartesi

BİN HÜZÜNLÜ HAZ ( Hasan Ali Toptaş)


Ben bu kitabı sevdim.Uzun cümlelerde kaybolmadan iz sürdüm. Yaşanması, hissedilmesi mümkün soyut kavramların samimi anlatımı okuduklarımın oraya buraya dağılmasını önledi galiba.Anlatımın derinliğinde boğulmadan, dalmaktan keyif alan bir dalgıç misali her katı farklı bir lezzet alarak keşfettim. Bir mekan üzerinde aynı anda yaşanan;fakat birbirinin farkında olmayan üç zaman dilimini anlatışı hayal gücümü kamçıladı.Arkasında somut bir olay örgüsü olmadığı halde temeli sağlam olan;kırık satırları ,eksik ve karışmış harfleriyle,meraklandıran imgeleriyle,okuyucudan okuyucuya değişecek anlam girdabıyla,sade sözcüklerle sade olmayan anlatımıyla birden fazla okunmaya aday bir kitap oldu benim gözümde.
Kitabı okuyan Sera’nın yazısını ve yine onun verdiği linki de muhakkak okuyun derim.




Yazarın iki farklı söyleşisinden alınan şu paragraflarda en az kitap hakkında yazılanlar kadar dikkate değer bence:


"‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir."

“Ben okuruma –varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum; en azından benim okurum, benim bir oturuşta tüketiliverecek türden romanlar yazmadığımı bilen bir okurudur.”

Bunlarda alıntılarım:

“Sonra,işte onlar böyle kaybolunca,ben kendimi bir boşlukta buldum.
Ama bu,kaybolan şeylerin yokluğundan değil de,benim birkaç saniyelik duraksayışımdan,ait olduğum zamanın dışına çıkmak isteyişimden,ya da o anda gövdemin sınırlarını hissedemeyişimden doğan bir boşlukta sanki ve içinde,o güne dek yaşadıklarımın bende kalan kırıntılarından,küçücük de olsa iz yoktu.Ne oldum olası benimle ömürlerini paylaşan dostlarıma bütün gerçekler gibi gerçekdışı gözüken gerçeklerimin derinliğinden,ne ruhumda dev yaralar açan günlük hayatın küçük cinayetlerinden,ne korkularımdan,ne hayallerimden,ne de şehir denen o cehennemin içinde Alaaddin’i aramakla geçen günlerimden…”

“Benimkisi,hiçbir zaman hiçbir şeyle açıklanamayacak kadar derin,hiç kimsenin anlayamayacağı ölçüde karmaşık ve acayip bir yorgunluktu.”

“ İşte o zaman ben ,çeşitli suçların işlendiği göz kamaştırıcı bir dünyadan başka bir dünyaya sessiz sedasız göçmüş gibi oluyorum.Hayatın akıl almaz derecede oyuna dönüştüğü,hayallerin sınırı aşıp aşıp gerçeklere karıştığı, yerini göğünü ne idüğü belirsiz kıpırtılarla uzun kuyruklu,güzel güzel yalanların doldurduğu ve her şeyin kelimelerle öldürüldüğü ,acayip ve soluk renkli bir dünyaya diye konuşmasını sürdürüyordu Alaaddin.”

25 Ocak 2008 Cuma

BLOGLU SOBE

Sera'nın sayesinde ebenin ebelenmesi olayı gerçekleşiyor bir kez daha.Buyrun efendim bir kaç küçük bilgi..

1-Blog yazmaya ne zaman başladım?

2007 eylül'de başladım yani daha çok yeni:)Daha önce birkaç denemem oldu ama fiziksel şartların yetersizliğinden devam edemedim ve hevesim kaçmıştı.Ama bu denemem şimdilik iyi gidiyor.

2-Blog yazılarımın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum, yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Blogların birinde kızıma hatıra diye birşeyler bırakmak amacıyla yazıyorum.Bu blogta ise genelde okuduğum kitapları yazıyorum (kitap okumaktan başka şeyler yapsam onlarıda yazacağım da:) ama son zamanlarda takip ettiğim blogların yorumlarına o kadar uzun şeyler yazmaya başladım ki içimden geçenleride bloğa eklesem mi diye düşünüyorum.

3-Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Gündüzleri ne zaman birşeyler yazmaya otursam ya tıkanıp kalıyorum,ya başka bloglara dalıyorum yada kızım beni rahat bırakmıyor.Bu yüzden daha çok geceleri yazıyorum ve geceleride feragat ettiğim tek şey okuyamadığım sayfalar oluyor.

4-Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Bu konuda Sera'nın dediğini alıp buraya yapıştırsam cuk diye oturur galiba.Zorunluluk falan yok şükür .

5 -Blog yazmayı ne kadar sürdüreceğim?

Sanırım şartlarımda değişiklik olmazsa uzun bir süre devam eder.Belkide öldüğümüde buradan duyar bazı insanlar.

6-''Eğer her gün kullandığınız zeytinyağı şişenizin kapağını açtığınızda içinden
bir cin çıksaydı ve hayatınızda memnun olmadığınız bir şeyi değiştirebileceğini söyleseydi, neyi değiştirmesini isterdiniz?''

Üniversite seçme sınavındaki puanlamayı (hala geç değil) ve geçmişteki birkaç hatayı değiştirmesi fena olmazdı herhalde.

Ebelikten hiçbir zaman sıkılmadığım halde burada olupta daha önce sobelenmemiş olanlara sobe diyorum.

21 Ocak 2008 Pazartesi

FRANSIZ TEĞMENİN KADINI ( John Fowles )


Viktoryen döneminin kurallarıyla,tanımlarıyla dalga geçen;aşkın ve tutkunun boyutlarını olabildiğine zorlayan bir kitap bu.Konusundan önce anlatımıyla beni cezbetti.Yazarın konuya müdahalesi,kendini göstermesi,ayrıntılar için araya girmesi,romanın anlattığı dönemle yazıldığı dönemi karşılaştırması, dipnotlar kullanması çok hoşuma gitti.Bölüm başlarında Jane Austen'dan, Darwin’den, Marx’tan ve büyük Viktoryen şairlerden alıntılar yapması ise en sevdiğim ayrıntılardan biriydi.Kitabın birbirinden oldukça değişik iki sonucu var ama yazarında dediği gibi okuyucu sonuncu sonucu daha çok sahipleniyor galiba.


Fransız Teğmenin Kadını’nın esin kaynağı Fowles’un rüyasında gördüğü, rıhtımdan denize doğru bakan bir kadınmış. Romanın olayları büyük ölçüde 1860’larda, Lyme da geçiyor. Darwin’in sıkı bir savunucusu olan Charles Smithson bir Fransız teğmeninin yüzüstü bırakarak gittiğine inanılan akıllı ve farklı mürebbiye Sarah Woodruff’a aşık olur. Fransız teğmenle yaşadığı aşk macerası yüzünden, Sarah toplumdan soyutlanmıştır. Charles’ın hayatındaki asıl kadın ise döneminin kurallarına uygun yaşamayı seçen,düşünce ve tutku düzeyide sadece buna elveren nişanlısı Ernestina Freeman’dır. Charles çeşitli rastlantılar ve kendi yarattığı olanaklar sonucu karşılaştığı Sarah'a aşık olur ve onun tutku girdabında kafası karışarak savrulmaya başlar.Sarah'ın yardıma muhtaç,esrarlı,hüznü kendine yakıştıran hali;Charles’ın yaşadığı dönem ve duyguları arasında kalışı,beyninin içindekilerin sürekli değişmesi;Sarah ve Charles arasında geçen diyaloglar;yazarın zengin betimlemeleri;uşak Sam ve Mary'in kendi mutlulukları için olaylara müdahale etmesi;konuyu basit bir zengin erkek-fakir kadın aşkı boylamından alıp başka bir yere taşımaya yetiyor.


Kitabı öğretmen bir arkadaşımdan ödünç alarak okudum.Kendi kütüphaneme eklemeyi ve yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.Bu arada yazarla tanışmamı sağlayan Ludmilla'ya teşekkür etmeden geçemeyeceğim.

Aklımda yereden o kadar çok satır varki,içlerinden birkaçını paylaşmak haksızlık etmeye benziyor:(


***"MaltHus'u okudun mu?Charles hayır anlamında başını salladı."Ona göre Homo sapiens'in trajedisi,yaşama şansı en az olanların çok fazla üremeleridir.Yani evlilik için yaratılmadığını söyleme,oğlum.O kıza aşık olduğun için de kendini suçlama.O Fransız denizcinin neden kaçtığını biliyorum sanırım.İnsanın o gözlerde boğulabileceğini anlamıştı."

*** ......uğraştı,uğraştı.Ama birden Catallus'u hatırladı:"Seni ne zaman görsem sesim kesiliyor,dilim tutuluyor,ince bir alev tüm gövdemi dolaşıyor,içimden fışkıran bir kükreme ve karanlık gözlerimi dağlıyor."Catullus'un Sappho çevirisi;Avrupa tıbbında aşk denen hastalığın en iyi tanımı budur hala"


***"Hayat, gizemli kurallar ve gizemli seçimler nehri, ıssız bir kıyı boyunca akıyordu; diğer ıssız kıyı boyundaysa Charles şimdi yürümeye başlamıştı, kendi cesedinin taşındığı bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adam gibi. Mutlak bir intihara doğru mu yürümektedir? Sanmam; çünkü, sonunda kendinde bir inanç zerreciği bulmuştur, üzerinde bir şeyler inşa edebileceği gerçek bir benzersizlik...hayatın bir simge olmadığını, tek bir bilmece ve onu bilememekten ibaret olmadığını, tek bir yüzü olmadığını ve zarlar bir kere kötü gelmişse hemen bırakılamayacağını anlamaya başlamıştı...."

YENİLER

Doyamıyorum kitap almaya,okumaktan aldığım zevke benzer bir duyguyu hissediyorum onları gördükçe,onlara dokundukça...Yeni gelen kitaplarımın listesi yeni sayfamda olacak.Aslında bu kadar bölünmüşlüğü sevmiyorum ama bu adresi daha farklı bir amaçla kullanmayı planlıyorum.Tabi bu konuda biraz yardıma ihtiyacım var.Bu blogdaki yazılarımı yorumlarıyla beraber başka bir bloğa taşıma konusunda bilgi sahibi olan varsa yardımlarınızı bekliyorum.

Bu arada Sunay Akın, tv8 ekranlarında yepyeni bir program yapıyor: HAYAT DEYİNCE… Eğer daha önce izlemediyseniz bu akşam lütfen bir deneyin.Konuğu Erol Günaydın..Bu akşam saat 20:30' da...

17 Ocak 2008 Perşembe

HASTAYIM

Başımın üstüne kocaman bir taş koymuşlar sanki,kaldıramıyorum .Gözlerim kapanmakla kapanmamak arasında bocalıyor,kapansa bile kızımın dürtmeleriyle hemen açılıyor.Haliyle okuyamıyorum,izleyemiyorum,bilgisayar ekranına 5 dakikadan fazla bakamıyorum.Edgar Allen Poe Bütün Hikayeleri'nin 1. ve 2. cildi,Erkeklerin Hikayeleri(Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle) ve Fransız Teğmenin Kadını (oysa 300 sayfayı devirmiştim) bana küskün küskün bakmasınlar diye kapaklı bir dolaba koydum.Şimdi sıcak bir çorba içmem lazım.Kendinize dikkat edin.Benim yerimede okuyun:)

10 Ocak 2008 Perşembe

BİR BAŞKA İSTANBUL ( Prof. M.Orhan Okay )

SEYRETTİ HAVA ÜZRE DENİR TAHT-I SÜLEYMAN
OL SALTANATIN YELLER ESER ŞİMDİ YERİNDE


Bundan fazla değil 40-50 yıl öncesinin İstanbul’u…Ve o zamanda, o şehirde yaşayan bir yazar…Yaşanmış bir ömrün paralelinde anlatılan güzellikler…İşte bu kitap bunları anlatıyor.Yazarının sözleriyle ” Bu kitap,o yerlerin, o yıllarda hafızamda kalabilmiş fotoğraf karelerinden ibarettir.”

Yazarın Zaman Gazetesinde yazdığı “hatıra denemeleri”, biraz ilaveler yapılarak kitaplaştırılmış. İstanbul’un Balat’ından başlayan ve bostanlara,eski oyuncakçılara,gramofonlara,eski sokak isimlerine,Boğaziçi’ne,geçmiş zaman kitapçılarına,paraya,takvime velhasıl eski olan ne varsa oralara uzanan bir hikaye okuyorsunuz.
2. Dünya savaşına girilmediği halde (belkide girilmediği için!) çekilen sıkıntıları,kişi başına günlük yarım ekmeğe müsaade edilen karneleri,karartma gecelerini anlatırken yaşanmışlıktan kaynaklanan samimiyeti ve sadeliği hissediyorsunuz.
Kendi zamanına ait oyunlardan,oyuncakçılardan,Eyüp oyuncaklarından, açık hava parkını andıran bayram yerlerindenve bayrama özgü adetlerden bahsederken kendi tarihimize nasıl sahip çıkmadığımızı bir kez daha anlıyorsunuz.Bilhassa "Geçmiş Zaman Kitapçıları" başlığını taşıyan son bölüm dikkate değer.
Herkesin hoşuna gideceğini düşünmüyorum ama ilgi alanlarınız İstanbul,tarih ve edebiyat üçlüsünde kesişiyorsa , yazı hayatında yarım asrı geride bırakan edebiyat tarihçisi ve yazar Prof. Dr. M.Orhan Okay'ın bu kitabına bir göz gezdirin derim.Bahsedemediğim nice ayrıntıyla karşılaşacaksınız.
Alıntı olarak ise kısa bir anektodu paylaşacağım:
***“Ahmet hamdi Tanpınar bir dersinde Türkiye’deki değişme ve devrimleri anlatırken bir terzi fıkrası söylemişti:Adamın biri çok zevdiği elbisesinin lekelenmesi üzerine terziye gitmiş ve bunun aynısını yap demiş.terzi birkaç gün sonra elbiseyi aynen hazıe etmiş,ama bütün lekeleriyle beraber.Biz,diyordu Tanpınar” batı’yı böyle aynen lekeleriyle aldık”

9 Ocak 2008 Çarşamba

AŞIK ŞAİR VE PADİŞAHLAR( Reşad Ekrem Koçu)

Yedi cihana hükmeden bir imparatorluğun başında da olsalar padişahların yazdıkları şiirlerin iki ana teması bulunduğunu anlatıyor kitap.
1.Din, Allah,Peygamber sevgisi

2.Baştaçları biricik sultan sevgilileri

En iyi şair padişahların ,iyi birer aşık olduğunu “Aşk yoksa,meşkte yok” diyen yazar sıraladığı beyitlerle kanılıyor bize.Sadece padişahların yazdığı şiirlerden bahsetmekle kalmıyor ;eşleri,gözdeleri, valide sultanları hakkında da önemli bilgiler vererek,o devrin olaylarına da değiniyor.

Kitapta en çok sözü edilen kadınların,Safiye Sultan,Hürrem Sultan,Kösem Sultan olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.Bu kitabı okurken her zaman dediğim şeyin bir kez daha ne kadar doğru olduğunu gördüm. Osmanlı İmparatorluğunun asıl yıkılış sebebi hırslarına gem vuramayan kadın sultanlar ve onlara boyun eğen zayıf padişahlardır.Türk yapı sanatına kıymetli eserler bırakan ama yinede kanlı hatırasını unutturamayan Hürrem Sultan ve hırsı yüzünden evlat katili olan Kösem Sultan aklımdan uzunca bir süre çıkmayacak .Kitabın anlatımı bana Hıfzı Topuz'u hatırlattı yani biraz dağınık ama anlatılan konulara kapılınca bu tarz beni rahatsız etmedi.

Kitapta benim çok sevdiğim tarihi eserler hakkında da bazı notlar düşülmüş.İşte onlardan iki tanesi:

***3.Ahmet Türk yazı sanatının önemli sanatkarlarından biri,büyük bir hattat oldu.Güzel bir yazısını gidin görün,İstanbul’un göbeğinde duruyor,Ayasofya’nın karşısında yaptırttığı eşsiz güzellikteki meydan çeşmesinin alnında,çeşmeyi çeviren tarih kasidesi şair Seyid Vehbi’nindir.Otuz sekiz beyitlik kaside çeşmenin dört yüzüne hattat padişahın el yazısıyla geçirilmiştir….
Bakınız Sultan 3. Ahmet’in o meydan çeşmesi için 1874 ‘te İstanbul’a gelen İtalyan edibi,Edmondo De Amicis neler yazıyor:
İnsan elinin oyup işlemediği yeri yoktur.Zarafet,servet ve sabrın bir harikasıdır.Hiç tereddütsüz,billur bir fanusun altında muhafaza edilmeye değer.Hiçbir başka güzel şey onu ututturamaz.Kulaklarınıza İstanbul adının çarptığı her yerde bu çeşmenin hayali de gözünüzün önüne gelir.

*** Sultan Mahmut İstanbul’da büyük bir cami ile mederese yaptırmıştı,hayır eseri bitmek üzereyken ölmüştü.Hazindir, 3. Osman kendi zamanında tamamlanan o esere, tahtını gasp ettiği kardeşinin hatırasına hürmet etmeyerek kendi adını vermiştir.Bugün o camiye “ Nur-u Osmaniye Camisi” diyoruz.

7 Ocak 2008 Pazartesi

MR. BROOKS

Son bir ay boyunca bir çok film izleme fırsatım oldu.Mr. Brooks bunlardan biriydi.Öldürmeye bağımlı zengin bir iş adamının (Kevin Costner) , değişken benliği Marshall'a karşı verdiği mücadele anlatılıyor.Katille tüm film boyunca karşı karşıya kalıyorsunuz ve onun öldürmekten nasıl bir haz aldığını,ne kadar titiz çalıştığını,bağımlılığını normal yaşamına nasıl adapte ettiğini merakla seyrediyorsunuz.Özellikle Marshall'la yaptığı diyaloglarda bir katil ruhunun içine giriyorsunuz.

Bay Brooks aslında çok titiz bir katil,hiç iz bırakmadan çalışıyor ve bu yüzden yakalanamıyor,en son cinayatinde perdeleri açık unutmasıyla tüm işler değişiyor.Onun işlediği cinayetlerin dosyalarını takip eden sert kadın dedektif Atwood (Demi Moore) bile şaşırıyor bu işe.Açık kalan pencereden cinayetin fotoğraflarını çeken kişinin bay Brooks'a şantaj yapması ise katilin bağımlılığını bırakmasını bir hayli zorlaştıracaktır çünkü fotoğrafçının çok ilgnç bir teklifi vardır.Zavallı katilin :) başı kızının yaptıklarıyla iyice beleya girecektir ve bu arada Atwood'la aralarında garip bir çekim başlayacaktır.


Demi Moore'un oyunculuğunu beğenmedim,Kevin Costner'ın bu filmdeki performansı sönük yıldızına bir ışık eklerken,Demi Moore'un ki ateşine su serpmiş gibi geldi.Film bir başyapıt değil ama, ironik yapısından dolayı eğlenceli, özellikli ve güzel . Son sahnesi ise hayal kırıklığı yaratmayacak ve şaşırtacak cinsten.

3 Ocak 2008 Perşembe

ON KÜÇÜK ZENCİ (Agatha Christie)


On küçük zenci yemeğe gitti,
Birinin lokması boğazına tıkandı.Kaldı dokuz.
Dokuz küçük zenci geç yattı.
Sabah biri uyanmadı.Kaldı sekiz.
Sekiz küçük zenci Devon’u gezdi,
Biri geri dönmedi.Kaldı yedi.
Yedi küçük zenci odun yardı,
Biri baltayı kendine vurdu.Kaldı altı.
Altı küçük zenci bal aradı,
Birini arı soktu.Kaldı beş.
Beş küçük zenci mahkemeye gitti,
Biri idama mahkum oldu.Kaldı dört.
Dört küçük zenci yüzmeye gitti,
Birini balık yuttu.Kaldı üç.
Üç küçük zenci ormana gitti,
Birini ayı kaptı.Kaldı iki.
İki küçük zenci güneşte oturdu,
Birini güneş çarptı.Kaldı bir zenci.
Bir küçük zenci yapayalnız kaldı.
Gidip kendini astı.Kimse kalmadı.

Bir ilk daha benim için…Gece gölgesinden bile korkan ben Agatha Christie okumaya cesaret edebildim.Hep şu şeker kız yüzünden :) Önerilere dayanarak On küçük zenci ile başladım.Ne zamandır ilk sayfasında karakterlerin kim olduğunu belirten kitap okumamıştım. Bu nedenden midir bilinmez ama ilk sayfalar boyunca dönüp dönüp bu kimdi diye bakma ihtiyacı hissettim.


10 farklı kişinin çeşitli sebeplerle adada toplanmasının ardından başlıyor olaylar.Sırları; adada mahsur kaldıkları zaman diliminde kendilerine ve ölümlerine eşlik ediyor. Katilin kim olduğu hakkında en ufak bir ipucu verilmeden kitap bitiyor.Konu gerçekten ustaca kurgulanmış ve sonuca ulaşılmış. Tahmin ettiğim kadar korkmadım ama gerçekten heyecanlandım. Zenci bibloların varlığı ise kitabın en güzel ayrıntılarından biriydi.Yalnız kitaptaki bazı cümlelerin yada kelimelerin neden özellikle koyu renkle basıldığını anlamadım.Bundan sonraki kitap siparişimde en az 1 tane daha Agatha Christie kitabı olacak.